|
|
Mustafa Kemal Atatürk,1881 yılında Selânik'te doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Ali Rıza Efendi Selânik yerlilerindendi. Uzak dedeleri Vidin'den ayrılarak Serez'de yerleşmişler, oradan da Selânik'e gelmişlerdi. A1i Rıza Efendi, hayatının ilk devirlerinde gümrük memurluğu yapmış, daha sonraları memuriyeti terkederek kereste ticareti ile meşgul olmuştu. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım da Selânik yakınlannda Langaza adı verilen kasabada yerleşmiş eski bir Türk ailesine mensuptu. Bu aile, soy olarak Anadolu'dan Rumeli'ye geçmiş yörüklerdendi ve 'Varyemez oğulları' olarak tanınıyorlardı. Bu ailenin Langaza'da büyük çiftlikleri vardı; tarım yanında hayvancılıkla meşgul idiler. 1871 yılında Zübeyde Hanım ile evlenen Ali Rıza Efendi'nin henüz elli yaşlarında iken 1888 yılında ölmesi üzerine, yedi-sekiz yaşlarında yetim kalan küçük Mustafa'nın büyütülmesi ve yetiştirilmesi görevi, büyük Türk kadını Zübeyde Hanım'a düştü. Küçük Mustafa, ilk öğrenimine bir süre annesinin arzusuna uyarak Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde devam etti; fakat çok geçmeden babasının isteği ile Selânik'te çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti ve ilkokulu burada bitirdi. Şemsi Efendi, yeni öğrencisinin yeteneklerini ve zekâsını takdir ettiğinden, küçük Mustafa'nın kendi okulunda bulunmasından son derece memnundu. Küçük Mustafa, bu okulda okurken babası öldü. Bu sıralarda isimleri Makbule ve Naciye olmak üzere kendisinden küçük iki kız kardeşi bulunuyordu. Babaları öldüğü zaman küçük Mustafa yedi, Makbule bir yaşını henüz doldurmuştu; Naciye ise kırk günlüktü. Bu en küçük kardeşleri genç kız iken Selânik'te öldü. Ali Rıza Efendi'nin ölümü üzerine, Zübeyde Hanım üç çocuğu ile bir süre Selânik yakınlarındaki Rapla çiftliğinde subaşılık yapan kardeşi Hüseyin Efendi'nin yanına yerleşti. Çiftlik hayatı nederiyle küçük Mustafa'nın öğrenimi ister istemez bir süre aksamıştı. Fakat çok geçmeden Selânik'e dönerek halasının yanında, bıraktığı yerden öğrenimine devam etti. Küçük Mustafa, Şemsi Efendi İlkokulu'ndan sonra bir süre Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne devam etti ise de Kaymak Hafız adlı Arapça öğretmeninin kendisine haksız yere sopa ile vurması üzerine bu okuldan ayrıldı ve 1893 yılında kendi kararı ile Askerî Rüştiye'ye müracaat ederek öğrenimine burada devam etti. Yazları, dayısı Hüseyin Efendi'nin yanına gider, okul zamanına kadar çiftlikte kalırdı. Mustafa bu okulu gerçekten sevmişti. Arkadaşları arasında zekâsı ve üstün yetenekleri ile kısa zamanda kendisini gösterdi ve öğretmenlerinin sevgisini kazandı; öğretmenleri neredeyse kendisine bir arkadaş muamelesi yapma gereğini hissetmişlerdi. Bu okulda matematik öğretmenliği yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi, genç öğrencisinin yetenekleri ve zekâsı karşısında sınıftaki diğer Mustafa'larla aralarındaki farkı belirtmek üzere öğrencisinin adının sonuna "Kemal" ismini ilâve etti. Artık genç öğrenci Mustafa Kemal olmuştu. Mustafa Kemal, Selânik Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten sonra 1896 yılında Manastır Askerî İdadisi'ne girdi. Burada Ömer Naci i1e arkadaşlık etti. İlerde ünlü bir hatip olarak tanınacak olan bu kişi, Mustafa Kemal'in hitabet ve edebiyat sevgisinde etkin rol oynadı. Yakın arkadaşlanndan biri olacak olan Ali Fethi (Okyar) de bu okulda öğrenci idi. Genç Mustafa Kemal, askerî öğreniminin yanısıra yabancı dil öğrenimini de ihmal etmiyor; yazları izinli olarak Selânik'e döndüğü zaman Fransızca dersleri alıyordu. Genç Mustafa Kemal, Manastır Askerî İdadisi'ni de başarı ile bitirerek 13 Mart 1899 tarihinde İstanbul'da Harp Okulu'na girdi. 3 senelik başarılı bir Harbiye öğreniminden sonra 10 Şubat 1902'de bu okulu Teğmen rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine Harp Akademisi'nde devam etti.1903 yılında Üsteğmen olmuştu.11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun oldu. Harp Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde de zekâsı, yetenekleri ve üstün kişiliği ile kendisini arkadaşlarına ve hocalarına tanıtmış, onların içten sevgi ve saygısını kazanmıştı. Askerlik derslerine büyük ilgisi yanında matematiğe, edebiyata ve güzel söz söylemeye karşı da merakı ve eğilimi vardı. Harbiye'de ve Harp Akademisi'nde, memleket ve millet davaları ile ilgilenmesi, düşüncelerini cesaretle ifadeden çekinmemesi sebebiyle aydın ve inkılâpçı bir subay olarak tanınmıştı. Devir istibdat idaresi idi ve bu davranışları aleyhine olabilirdi; ancak çevresince gerçekten çok sevilişi, düşüncelerinde samimi oluşu, onun herhangi bir tertibe kurban gitmesini önlemişti. Bununla beraber Harp Akademisi'nden mezuniyetini izleyen günlerde istibdat ve padişahlık rejimi aleyhindeki düşünceleri ve durumu, şüphe çekerek birkaç ay İstanbul'da tutuklu kaldı; sonra bir nevi sürgün olarak vazife ile 5 Şubat 1905 tarihinde Suriye bölgesine, Şam'a atandı. Şam'da 5. Ordu'nun emrinde kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin hemen her yerini görevle dolaşmış, memleket idaresindeki aksaklıkları, ordunun eğitim ve öğretimindeki eksiklikleri daha da yakından görmüştü. Mustafa Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı içinde güvendiği bazı arkadaşlarıyla gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de kurdukları cemiyeti genişletti. Bir ara gizli olarak Mısır ve Yunanistan yoluyla Selânik'e geçerek burada da "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"nin bir şubesini açtı ve tekrar Şam'a döndü. Şam'dan uzaklaşışı hükûmetçe duyuldu ise de âmirleri kendisini koruduğundan bir ceza yoluna gidilmedi. Bir süre daha Şam'da kaldı. Bu sıralarda 20 Haziran 1907 tarihinde Kolağası (kıdemli yüzbaşı) oldu ve Şam'daki Ordunun Kurmay Başkanlığında bir göreve getirildi. Mustafa Kemal 13 Ekim 1907'de merkezi Manastır'da bulunan 3. Ordu Karargâhına atandı. Bu Karargâhın Selânik'teki şubesinde çalışmak üzere Selânik e geldi. Bu sıralarda Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" üyelerini de içine almış olan ittihat ve Terakki Cemiyeti" faaliyet halinde idi. Mustafa Kemal de Selânik'e gelişini takiben bu cemiyete dahil olarak hizmet görmeye başladı. Memleketin istibdat idaresinden kurtarılması, yapılacak yenilikler onun da baş düşüncesiydi. Selânik'e gelişini takiben kısa bir süre sonra 22 Hazıran 1908 de Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği de 3. Ordu Karargâhındaki görevine ek olarak kendisine verildi. Bu esnada Rumeli'de büyük faaliyet gösteren "İttihat ve Terakki Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876 Anayasasını yeniden yürürlüğe koymaya ve kapatılan Meclis-i Mebusan'ı tekrar toplantıya çağırmaya zorlamaktadır. "Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin bu girişimleri adım adım II. Meşrutiyetin ilânına uzandı. 23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci Meşrutiyet ilân edildiği zaman Mustafa Kemal, Kolağası rütbesiyle Selânik'te askerî görevini sürdürmekte, bir yandan da "İttihat ve Terakki Cemiyeti" içinde çalışarak İstanbul'daki siyasi gelişmeleri yakından izlemektedir. O, II. Meşrutiyet gibi büyük bir inkılâbı takiben yapılanları kâfi görmüyor; bu fırsattan yararlanılarak memlekette daha büyük ve daha köklü değişikliklerin gerçekleştirilmesi gereğine inanıyordu.Fakat kendisinin görüşleri "İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin görüş ve düşüncelerine uymadı. Buna rağmen fikirleriyle zamanın söz sahibi kişilerini uyarmaktan da çekinmiyordu. II. Meşrutiyet'in ilânı üzerinden henüz bir sene geçmemişti ki İstanbul'da 13 Nisan 1909'da bu harekete karşı, gerici çevrelerce desteklenen büyük bir isyan gelişti. Mustafa Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak bilinen bu isyanı bastırmak üzere Rumeli de oluşturulan Hareket Ordusu'nun Kurmay Başkanlığına getirildi ve bu ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde İstanbul'a geldi. Hareket Ordusu'nun gerek yolda gerekse İstanbul'daki sevk ve idaresinde Kurmay Başkanı olarak önemli hizmetler gördü. Hareket Ordusu'nun İstânbul'a girdiği gün halka hitaben yayımlanan beyannameyi kendisi yazmıştı. Hareket Ordusu'nun duruma hakim oluşundan sonra Abdülhamit tahttan indirildi, yerine Sultan Reşat getirildi. Mustafa Kemal, bu gerici olayın bastırılmasından sonra İstanbul'da çok kalmayarak 16 Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e döndü. Bu sıralarda Selânik ve çevresinde yapılan mânevralarda, tatbikatlarda düşünce ve görüşlerini cesaretle savunuyor; bu ise bazı üstlerinin dikkatini çekerken bazılarının da tahammülsüzlüğüne sebep oluyordu. Kendisi, bir yandan da askerî eğitim konuları üzerinde telif ve tercüme eserler hazırlıyordu. O, II. Meşrutiyet'i takiben Ordu'nun "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve siyasete karışmasının tehlikelerini sezinlemeye başlamış, bu görüşlerini 22 Eylül 1909'da Selânik'te toplanan "İttihat ve Terakki Bûyük Kongresi"nde açıkça dile getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde gelenleri onun bu görüşlerini paylaşmadılar. Mustafa Kemal de kendisini Cemiyetten uzak tutarak doğrudan doğruya askeri vazifesine verdi. "İttihat ve Terakki Cemiyeti" ile anlaşmazlığı ve aralarının açılması böyle başladı. Mustafa Kemal, Selânik'teki görevini başarı i1e yürütürken 1910 yılı Eylül ayında Pik2ırdi manevralarını izleme amacıyla Fransa'ya gönderildi. Burada Fransız Ordusunu ve komutanlarını yakından tanıdı. Selânik'e dönüşünden kısa süre sonra 1911 Mart'ında Arnavutluk'ta bir isyan çıktı. Bu isyanı bastırmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın yanında görev aldı. Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de 3. Ordu Karargâhındaki görevinden alınarak evvelâ 5. Kolordu Karargâhında, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayı'nda görevlendirildi. Bu atamadan amaç, kendisine kıta hizmeti gördürerek onu başarısızlığa sürüklemek; bu suretle şevk ve hevesini bir ölçüde kırmak idi. Ama O, bu görevde de büyük başarılar gösterdi; eskiden olduğu gibi yine kumandanlarının, arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Selânik garnizonundaki subaylar gittikçe onun etrafında toplanıyorlardı. Bu durum 3. Ordu Müfettişliğinin hoşuna gitmedi. Onu Selânik'teki vazifesinden ayırarak 27 Eylül 1911 tarihinde İstanbul'da Genelkurmay Başkanlığında bir göreve tayin ettiler. Mustafa Kemal bu atama üzerine İstanbul'a gelerek bir süre Genelkurmay Başkanlığında çalıştı. 5 Ekim 1911'de İtalyanlar Trablusgarp'a hücum ederek istilâ hareketlerine başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu bölgede görev almak üzere 15 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini takiben bir süre Tobruk ve Derne Bölgelerinde gönüllü mahalli kuvvetlerin başında bulundu.12 Mart 1912 de Derne Komutanlığına getirildi. Bu sıralarda 27 Kasim 1911 tarihinde binbaşılığa terfi etti. 1912 yılı Ekiminde Balkan Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal, 24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan hareket ederek İstanbul'a geldi. 21 Kasım 1912'de Gelibolu'da bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz) Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürlüğüne atandı. Bu atama üzerine Gelibolu ya geldi. Olaylar süratle gelişmiş, baba memleketi Selânik düşmüş, Bulgar Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya kadar gelmişti. Bu elim vaziyet kendisini çok üzdü. Bu cephede bir süre sonra Bolayır Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirildi. Bu görevde iken Dimetoka ve Edirne'nin düşmandan geri alınışında büyük hizmetleri gördü. Mustafa Kemal, Balkan Harbinden sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde Sofya Ataşemiliterliğine atandı.11 Ocak 1914 tarihinden itibaren Belgrat ve Çetine Ataşemiliterliklerini yürütme görevi de kendisine verildi. Sofya Ataşemiliterliğine atandığı günlerde yakın arkadaşı Ali Fethi (Okyar) de Sofya Elçiliğine atanmıştı. Mustafa Kemal Sofya Ataşemiliterliği esnasında 1 Mart 1914 tarihinde yarbaylığa terfi etti.1915 yılı Ocak sonlarına kadar Sofya'da kaldı. Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı ile I. Dünya Savaşı başlamıştı. Mustafa Kema1 gelişen siyasi ve askeri olayları büyük bir dikkatle izlemekte; bir taraftan da görüş ve düşüncelerini Harbiye Nezaretine bildirmekte idi. Ona göre katılma zorunlu hale gelmedikçe Osmanlı Devleti bu büyük savaşın dışında kalmalıydı. Ancak olayların süratle gelişmesi 29 Ekim 1914'te Osmanlı Devletini de ister istemez İttifak Devletleri yanında harbe girmek mecburiyetinde bıraktı. Mustafa Kema1 bu gelişmeler üzerine Başkumandanlıktan kendisine faal bir hizmet istedi ise de uzun süre bu isteği yerine getirilmedi. Nihayet ısrarı üzerine, kendisini 20 Ocak 1915 tarihinde, Tekirdağ'da teşkil edilecek 19. Tümen Komutanlığına tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu tayin üzerine Sofya dan ayrılarak İstanbul a döndü; derhal yeni görev yerine hareket ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen kısa süre sonra görülen lüzum üzerine 25 Şubat 1915'te Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a nakledildi. Mustafa Kemal burada,19. Tümene ilâveten 9. Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı topçu birlikleri de emrine verilerek Maydos Mıntıkası Kumandanı olarak görev yaptı. Gelibolu Yanmadasında önemli olaylar oluyordu. İngiliz donanması 18 Mart 1915 günü Çanakkale Boğazını geçmeye teşebbüs etti ise de kıyı topçusunun başarılı savunması karşısında, muvaffak olamayarak ağır zayiat verdi. Donanması ile Boğazı geçemeyen düşman, bu defa Gelibolu Yarımadasını çıkarma ile zorlamaya karar verdi. Olaylar bu şekilde gelişirken, Genelkurmay Başkanlığı da 23 Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da 5. Ordu kurulmasına karar vermiş, Komutanlığına da Alman Generali Liman von Sanders'i atamıştı. Liman von Sanders, muhtemel düşman taarruzuna karşı kuvvetlerini üç gruba ayırarak planını yapmış; Mustafa Kemal'in başında bulunduğu kuvvetleri ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa Kemal bu plan gereğince 18 Nisan 1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya geçti. Düşman birlikleri 25 Nisan 1915 günü Seddülbahir ve Arıburnu bölgesinden ilk çıkarma hareketine başladı. Ancak çıkarma hareketi ilk gün karşısında Mustafa Kemal'i buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın başladığını görür görmez, kuvvetlerini süratle Bigalı'dan Conkbayırı'na sevketmişti. Arıburnu'ndan Conkbayırı'na ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o gün, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edildi. Conkbayırı taarruzunda Türk askeri görülmemiş bir inanç ve cesaretle savaşıyor, tarihin en büyük kahramanlık sahneleri sergileniyordu. Dâhi komutan, kumandanlara verdiği emre şu cümleleri de ilâve etmişti: "Ben, size taarruz emretmiyorum; ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler ve kumandanlar geçebilir!" 25 Nisan 1915 günü başlayan çıkarma, kuvvetlerimiz tarafından kıyıya kadar itilmesine rağmen düşman, 26 ve 27 Nisan 1915 günleri de çıkarma harekâtına devam etti. İlerlemek isteyen İngilizlerle yer yer şiddetli çarpışmalar oldu; ancak her taarruz Türk askerinin kahramanca savunması karşısında başarısız kaldı. Mustafa Kemal, Çanakkale Cephesindeki bu üstün başarıları üzerine 1 Haziran 1915'de Albaylığa terfi etti. Düşman, Çanakkale'de başarı sağlayamamasına, ilerleme gösterememesine rağmen, yeni bir çıkarma yapmada kararlıydı. Düşünülen çıkarmanın gerçekleşebilmesi için, her şeyden önce ilk direnç hatlarını oluşturan Arıburnu ve Seddülbahir'deki Türk kuvvetlerinin yerlerinden sökülmesi gerekiyordu. İngilizler bu amaçla 6 ve 7 Ağustos l9l5 günleri, takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruz daha denediler; düşman kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz arasında şiddetli muharebeler oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in aldığı önlemIer sayesinde düşmanın bu taarruzu da gelişme imkânı bulamadı. Arıburnu ve Seddülbahir'deki taarruz devam ederken İngilizler 6 Ağustos 1919 akşamı Çanakkale'nin güney kıyılarına da asker çıkararak ilerlemeye başladı. Bu suretle Anafartalar Bölgesi de ansızın kritikleşti. Gelişen bu buhranlı durum üzerine Liman von Sanders'in emri ile komuta değişikliği yapılarak, "Anafartalar Grubu Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915 tarihinde Albay Mustafa Kemal. qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü komutayı ele alan Mustata Kemal beklemeksizin aynı gün yaptığı taarruz ile ilerleyen İngiliz kuvvetlerini tekrar çıkarma yaptıkları kıyılara itti. Aynı günün akşamı Conkbayırı bölgesine geçerek buradaki kuvvetleri de 10 Ağustos 1915 sabahı taarruza geçirdi. Böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmemiş; aksine tutunduğu mevzilerden tamamen çıkarılarak Anafartalar bölgesine tam anlamıyla hâkim olunmuştu. Mustata Kemal, 25 Nisan 1915 taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10 Ağustos taarruzlarında da bizzat ateş hattında bulunmuş, ateş hattından emirler vermiş, bu davranışı yanındaki subay ve erler için ifadesi imkânsız cesaret kaynağı olmuştu. Conkbayırı'nda kalbini hedef alan bir kurşun, cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden mutlak bir ölümden kurtuldu. Bu muharebeler esnasında gösterdiği kahramanlık, azim ve yüksek kumanda kudreti, kendisine memleket içinde ve dışında büyük ün sağladı. Artık o, "Anafartalar Kahramanı" olarak anılıyordu. Aylarca süren çıkarma ve savaşlar sonucu ilerleme kaydedemeyen İngilizler; nihayet 1915 yılı Aralık sonunda müttefikleriyle beraber Çanakkale'den çekildiler. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçememesi, İstanbul'un işgalini önlemiş; İngilizlerin, Marmara ve Karadeniz üzerinden müttefikleri Rusya ile bağlantı kurma hayallerini söndürmüştü. Bütün bu olaylar, bir anlamda, I. Dünya Savaşının akışını da etkiliyor, dünya tarihinin yönünü değiştiriyordu. Bu savaşlarda İngilizler insan, araç ve gereç yönünden Türklerden şüphesiz ki çok fazla idi; ancak onların unuttukları nokta, Türk askerinin tarihsel kahramanlığı ve bu kahramanlığı yönlendiren Mustafa Kemal faktörü idi. Mustafa Kemal, Çanakkale Muharebelerinin eski şiddetini kaybettiği 1915 yılının son aylarında, son bir taarruzla düşmanı tutunduğu kıyılardan da sökerek onu tam mağlûp duruma düşürmek görüşünde idi. Ancak bu teklifi, Ordu Komutanı Liman von Sanders tarafından, düşmanın da kıyıdan yapacağı topçu ateşinin ağır zayiat verdirebileceği endişesiyle benimsenmedi. Artık bu cephede yapacak bir şey kalmamıştı. Mustafa Kemal,10 Aralık 1915'te "Anafartalar Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi (Çakmak) Paşa'ya bırakarak izinli olarak Çanakkale den ayrıldı; İstanbul a döndü. Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da karargâhı Edirne'de bulunan Onaltıncı Kolordu Komutanlığına atandı. Kısa süre sonra bu Kolordu'nun aynı isimle Diyarbakır'da kurulması kararı üzerine yine Kolordu Komutanı olarak 11 Mart 1916'da Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine tayin edildi. Mustafa Kemal, 26 Mart 1916'da Diyarbakır'a gelerek komutayı ele aldı.1 Nisan 1916 da Generalliğe yükseltildi. Diyarbakır'a gelişini takiben kısa bir hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916 sabahı emrindeki kuvvetleri Bitlis ve Muş yönünde taarruza geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz arasında taarruz ve karşı taarruz şeklinde şiddetli çarpışmalar oldu. Nihayet 8 Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı günün akşamı Bitlis kuvvetle rimiz tarafından düşman işgalinden kurtarıldı. Muş; ne yazık ki 25 Ağustos 1916'da tekrar Rusların eline düşmüştü. Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs 1917'de Muş'u ikinci defa Rus işgalinden kurtardı. Mustafa Kemal Paşa, Aralık l9l6'da Ahmet İzzet Paşa'nın izinli olarak bir süre İstanbul'a gitmesi üzerine vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Karargâhı Diyarbakır'da olan bu ordunun Kurmay Başkanı Albay İsmet (İnönü) Bey'di. Büyük Kumandanın, İnönü ile yakından tanışması, emir-komuta zinciri içinde çalışması bu tarihlere rastladı. Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat 1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanlığına atanması üzerine Şam'a giderek Sina Cephesini teftiş etti ise de 5 Mart 1917 tarihinde Diyarbakır'da 2. Ordu'ya vekâleten komutan atandı. Tekrar Oiyarbakır'a dönen Mustafa Kemal Paşa,16 Mart 1917'de asaleten 2. Ordu Komutanlığına getirildi. Fakat bu görevde de çok kalmayarak 5 Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına bağlı olarak Halep'te kurulması kararlaştırılan 7. Ordu'nun başına getirildi. Bu cephenin umumî idaresi Falkenhein adlı bir Alman generaline verilmişti. Mustafa Kemal Paşa,15 Ağustos 1917 günü Halep'e gelerek göreve başladı. Fakat bir süre sonra General Falkenhein ile aralannda askeri görüşler ve uygulanacak harekat bakımından anlaşmazlık çıktı; bu anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal Paşa,1917 Ekim başlarında istifa mecburiyetinde kaldı. Kendisine tekrar Diyarbakır'daki eski görevi teklif edildi ise de kabul etmeyerek İstanbul'a geldi. 7 Kasım 1917'de Genel Karargâh'ta görevlendirildi. Ancak kısa süre sonra Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Alman Umumî Karargâhını ve Alman Cephelerini ziyaret etmek üzere Almanya seyahatine iştirak etti.15 Aralık 1917 - 4 Ocak 1918 arasını kapsayan bu seyahat esnasında Mustafa Kemal, Alman askeri çevrelerinde incelemeler yaparak, Alman İmparatoru II. Wilhelm ve devrin tanınmış komutanlarıyla görüştü. Onlara -hoşlanmasalar da- I. Dünya Harbinin muhtemel sonuçlan hakkındaki görüşlerini açıkça ve belirgin şekilde anlatıyordu. Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren Almanya seyahatinden İstanbul'a döndükten bir süre sonra böbrek rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve Karlsbad'a giderek tedavi gördü. 13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918 arasını kapsayan bu seyahat dönüşü General Falkenhein'in yerine Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirilmiş olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos 1918'de tekrar komutan oldu ve 15 Ağustos 1918 günü Halep'e geldi. Mustafa Kemal, bu cephede İngilizlere karşı başarılı müdafaa savaşları yaptı. Takviyeli İngiliz kuvvetleri karşısında, O'nun maharet ve dirayeti sayesinde, bu bölgedeki Türk Ordusu dağılmaktan kurtarılmiş; büyük bir düzen içinde Halep'e kadar çekilme başarısını göstermişti. Fakat I. Dünya Savaşı Almanya ve müttefikleri aleyhine gelişiyordu. 29 Eylül 1918 tarihinde Bulgaristan savaştan çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde de Almanya mütareke istemişti. İstanbul'da Talat Paşa Kabinesi istifa etmiş, yeni Kabineyi Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu gelişmeler karşısında Mustafa Kemal Paşa yetkili makamlara, askerî ve siyasî önerilerine devam etti ise de yine kabul ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918 tarihinde de Osmanlı Devleti, itilâf devletleri ile Mondros Mütarekesi'ni imzalayarak l. Dünya Savaşından çekildi. Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi. Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleketleri tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti. Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler. Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler. Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti: "Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir. Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu haklı itirazlar etkisiz kalır ve· ordunun terhisine sür'atle devam edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek, Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi. Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz, haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu kuruluşlar, ayrı ayn çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik gösteremiyorlardı. Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık bir Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareketlerine öncülük eden Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra özellikle İstanbul'da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere girişmişlerdi. Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun, istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi. Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Milli Mücadele'nin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı. Artık Anadolu'ya geçerek Millî Mücadele bayrağını açmak gerekiyordu. İşte bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak amacıyla, kendisine Dokuzuncu Ordu Müfettişliği teklif edildi. Mustafa Kemal Paşa, kendisine geniş salâhiyetler tanıyan bu vazifeyi kabul etti. 16 Mayıs 1919 günü Bandırma vapuru ile İstanbul'dan hareket eden Mustafa Kemal Paşa,19 Mayıs 1919 sabahı Samsun'da Anadolu topraklarına ayak bastı. Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş gerekçesi, "Samsun ve çevresindeki asayişsizliği yerinde görüp incelemek ve tedbir almaktan ibaretti. Hükûmete verilen İnqiliz raporlarında, bu bölgede Türklerin, Rumlara karşı gerilla hareketine giriştikleri ve bölgenin asayişini bozdukları bildirilmekte ise de durum tam tersine idi. Bu bölgede, Pontus Rum Devleti kurma amacına yönelik geniş bir Rum faaliyeti vardı. Baskı gören Rumlar değil, Türklerdi. Rum Patrikhanesinden idare edilen Mavri Mira Cemiyeti bu bölgede kurduğu çeteler vasıtasıyla Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyor, yerli halkı yıldırmak istiyordu. Bu girişimlere karşı vatansever Türkler de mukabil çeteler oluşturmuşlar; bölge Rumları ile mücadeleye başlamışlardı. Bütün bu gerçeklere rağmen Mustafa Kema1 Paşa'ya verilen talimat gereğince bölge Türklerinin direnmeleri önlenecekti. Mustafa Kemal Paşa, görevi kabul için Ordu Müfettişliği sıfatı ve geniş salâhiyetler istedi. İstanbul Hükûmeti bu istekleri de kabul etti. Saray ve İstanbul Hükümeti, Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi yapacağını zannetmişti. Oysaki Mustafa Kemal'in düşünceleri tamamen başka idi. Ama bu görev, kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya geçmek için değerlendirilmesi gereken bir fırsattı. Kendisine verilen yetkileri de, geri alınıncaya kadar milletin menfaatleri adına kullanmak vicdanî bir davranış idi. Esasen olayların akışı da kısa zamanda bunu ispatlayacaktı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan ayrılmadan önce başta sadrazam olmak üzere kabine azalarının hemen hepsi ile ve en sonunda Padişahla görüşmüştü. Fakat bu kişilerin hiçbirinde memleketi içinde bulunduğu badireden kurtaracak bir enerji, bir ümit ışığı görmemiş, görememişti. İstanbul Hükümetinin ve Padişahın davranışlarında İtilâf Devletlerini gücendirmemek görüşünün ağır ezikliğini hissetti. Oysaki onların kararlarına uymak değil, karşı koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya bu gaye ile gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılırken yakın arkadaşlarına söylediği şu sözler bu bakımdan büyük önem taşımaktadır: "Düşman süngüsü altında milli birlik olamaz. Ancak hür vatan topraklarında memleketin istiklâli ve milletin hürriyeti için çalışılabilir. Bu gayeyi tahakkuk ettirmek üzere Anadolu'ya gidiyorum". Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya geçer geçmez planını uygulamaya başladı. 21 Mayıs 1919'da Kâzım Karabekir'e çekti. Telgrafta bu davranışını şöyle belirtiyordu: "Umumî durumumuzun aldığı vahim şekilden pek müteessirim. Millet ve memlekete borçlu olduğum en son vicdani vazifeyi yakından müşterek çalışma ile en iyi şekilde yerine getirmek mümkün olacağı kanaati ile bu son memuriyeti kabul ettim". Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs 1919'da Genelkurmay Başkanlığına Samsun ve çevresindeki asayişsizliğin sebeplerini açıklayan ne İstanbul Hükûmetinin ne de İtilâf Devletleri temsilcilerinin hoşlanmadığı şu telgrafı çekti: "Rumlar bu bölgede, Pontus Hükümeti teşkili gibi bir safsata etrafında toplanmış ve Rum çeteleri hemen kâmilen siyasi bir şekle dönüşmüştür". 22 Mayıs 1919'da Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği raporu da şu cümle ile noktaladı: "Millet birlik olup hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef almıştır". Bu anlamlı ifadede Anadolu'da beliren Milli Mücadele azmini sezmemek mümkün değildir. İşte bu raporlar İstanbul'a geldikten sonradır ki İtilâf Devletleri temsilcileri İstanbul Hükümetinden sordu: "Tanınmış bir Türk generalinin Anadolu'da ne işi vardır?" Bunun üzerine İstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya gönderdiği müfettişi geri çağırma girişimlerine başladı. Artık Anadolu'da başlayan Millî Mücadele,liderini bulmuş, dağınık ve bölgesel mukavemetler bir bayrak altında toplanmaya başlamıştı. Bunun ilk örneğini 22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal imzasıyla Amasya'dan bütün memlekete duyurulan bir tamimde görüyoruz. Bu genelgede kutsal bir ses işitiliyordu: "Vatanın bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir. Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır". Bu cümleler Milli Mücadele'nin örgütlü olarak fiilen başladığının onun imzası ile bütün cihana ılânı idi. Bu genelge diğer bir maddesiyle beliren millî tehlike karşısında izlenecek ilk yolu da belirtiyordu: "Her vilâyetten seçilecek milletin güvenini kazanmış delegelerle, Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta derhal bir millî kongre toplanacaktır". Mustafa Kemal Paşa, Amasya Tamimi adıyla ünlü bu genelgesini yaptıktan sonra Erzurum'a geçmek üzere 27 Haziran 1919'da halkın sevinç gösterileri arasında Sivas'a geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük süre içinde, Erzurum Kongresi'ni takiben Sivas'ta yapılacak Kongre için ilgililere gerekli direktifleri vererek Erzurum'a hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum'a geldi. Kendisi der ki "Benim Erzurum'a gelişim, bütün milletin ateşten bir çember içine alınmış olduğu bir zamana tesadüf etti. Bütün millet bu çemberin içinden nasıl çıkılacağını düşünmekte idi".15 Ilıca önlerinde Erzurumlular tarafından coşkun bir şekilde karşılandığı zaman Çukurova da muhacir olarak bulunup Erzurum'a dönen ihtiyar Mevlüt Ağa i1e aralarında geçen konuşma, bu ateşten çember içinden mutlaka çıkılması gerektiği fikrini Atatürk'te daha da perçinledi. İhtiyar, fakat dinç Mevlüt Ağa'ya Mustafa Kemal Paşa sordu: - Çukurova gibi verimli bir memleketten niye döndün? Yoksa geçinemedin mi? Mevlût Ağa derhal cevap verdi: - Hayır Paşam, geçimimiz çok rahattı. Son günlerde işittim ki İstanbul'daki ırzıkırıklar, bizim Erzurum'u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu namertler kimin malını kime veriyorlar? Bu sözler, milletle beraber, millet için çalışmak üzere Erzurum' a gelen Mustafa Kemal Paşa'yı çok duygulandırmış, gözlerini yaşarmıştı.Etrafındakilere döndü ve : -"Bu milletle neler yapılmaz. Atatürk, Erzurum'a gelişinden 5 gün sonra,8/9 Temmuz 1919'da "Sine-i millette bir ferd-i mücahit olarak çalışmak üzere çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa etti. Artık bir millet ferdi olarak, milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi vazifesine devam ediyordu. Askerlikten istifasını takiben Erzurumluların isteği üzerine Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin Heyet-i Faale başkanlığına getirildi. Cemiyet,o günlerde daha evvelce alınan bir karar gereğince doğu illerini kapsayan bir kongrenin hazırlıkları içinde idi. Mustafa Kemal'in Heyet-i Faale reisi olarak bu kongreye iştiraki mümkündü; fakat o, bu kongreye özellikle Erzurum'dan üye olarak iştirak etmek istiyordu. Ne çare ki Erzurum üyeleri evvelce seçilmişti; ama buna da Bir çözüm bulundu. Erzurum'un iki değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan ve Cevat Dursunoğlu Erzurum üyeliğinden istifa etmek suretiyle yerlerini Mustafa Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar. Bu suretle Mustafa Kemal Paşa'nın kongreye girişi meşruluk kazandı. Erzurum Kongresi,23 Temmuz 1919'da tek katlı bir ilkokul salonunda 62 delegenin iştirakiyle toplanmıştı. Kongre bir kurucu meclis gibi çalışarak 14 gün devam etti ve 7 Ağustos 1919 da çalışmalarına son verdi. Kongreyi geçici başkan olarak Erzurum delegelerinden Hoca Raif Efendi açmış, delegelerin isim okunarak yoklaması yapıldıktan sonra başkanlık seçimine geçilmişti. Yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa başkan seçildi. Millî Mücadele'ye bayrak olan bir kongrenin Erzurum'da toplanışı bir tesadüfün eseri değildi; Mondros Mütarekesi'nden sonra müdafaa şuurunun en keskin bir şekilde meydana çıktığı bölgelerden biri Erzurum idi. Zira Mütareke hükümlerine göre asırlarca şehit kanıyla sulanmış Erzurum topraklarını da içine almak üzere bir Ermenistan kurulması isteniyordu. Bu durum, bölgedeki millî birlik ve mukavemet şuurunu daha da bileyledi. Keza Kongre'ye Doğu Karadeniz il ve kasabalarını temsil etmek üzere 17 delege ile iştirak eden Trabzon'da da Pontus tehlikesi vardı. Bölge Rumları, Mondros Mütarekesi'nden faydalanarak Doğu Karadenız şehirlerini kapsayacak bir Pontus Rum Devleti kurma hayali içindeydiler. Bu bakımdan Doğu Anadolu şehirleri ile tehlike müşterekti. Erzurum Kongresi güç şartlar altında toplanıyordu. Çünkü Kongre üyelerinin vilâyetlerce gerek seçiminde, gerekse seçilenlerin Kongre'ye gönderilmesinde büyük güçlükler çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin büyük kısmı, İstanbul Hükûmetinin baskısı ile delegeleri korkutuyorlar, yola çıkmalarını engelliyorlar, hatta bazı vilâyetler kesin olarak delege göndermemekte direniyorlardı. Elâzığ, Diyarbakır ve Mardin illerinden seçilen üyeler valilik baskısı sebebiyle yola çıkmaktan alıkonulmuşlar, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edememişlerdi. Bu sebeple Kongre'nin toplanabilmesi için Müdafa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum şubesinin gayretleri yanında Mustafa Kemal Paşa tarafından da ciddî teşebbüslerde bulunmak icap etti. Vilâyetlerin herbirine açık telgraflar gönderilmekle beraber, bir taraftan da şifre telgraflarla valilere, komutanlara gerektiği şekilde tebligatta bulunuldu. Nihayet yeteri kadar temsilci getirtilip Kongre'yi toplamaya muvaffak olundu. İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleştirilen Erzurum Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum Şubesi ile Trabzon Muhafaza-i Hukuk Cemiyeti'nin müştereken hazırladığı bir Kongre idi. O günkü mülkî taksimatta Trabzon'un kapsadığı Doğu Karadeniz il ve il elerinden 17, Erzurum un kapsadığı il ve ilçelerden 25, Sivas'ın kapsadığı il ve ilçelerden 14, Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2 delegenin iştiraki ile toplam 62 üye ile toplanmıştı. Bugünkü idarî taksimat gözönüne alındığı takdirde 30'a yakın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz illerini ve bunların ilçelerini kapsamaktadır. Erzurum Kongresi'nin toplanışı ve çalışmalarına başlamasıyla İstanbul da Saray ve Hükûmet tarafından, Anadolu'da yükselen bu kurtuluş sesini boğmak için yoğun bir faaliyet başladı. Ajanslarla Mustafa Kemal'in devlete başkaldıran bir asi olduğu, Erzurum Kongresi'nin kanunsuz toplandığı ilân edildi. Mustafa Kemal Paşayı tutuklamak için her türlü tedbire başvuruldu. İstanbul Hükûmeti, Erzurum Kongresi'nin dağılmasını, Kongre ye katılanların yakalanarak İstanbul Divan-ı Harbine sevklerini emretti ise de millet fertlerini saran o zamanki millî hava içinde hiçbir makam bu emri yerine getirmeye teşebbüs edemedi. İşte bu derece güç şartlar içinde gerçek bir vatan aşkıyla her türlü tehlikeyi göze alarak toplanan Erzurum Kongresi Türk tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Kurtuluş Savaşı' nın ilk temelleri bu Kongre'de atılmış, alınan tarihî kararlar Millî Mücadele'nin temel kurallarını oluşturmuştu. Erzurum Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir: 1- Doğu illeri ile Trabzon ve Canik sancağı hiçbir sebep ve bahane ile Osmanlı topluluğundan ayrılması mümkün olmayan bir bütündür. Bu demekti ki ne doğu illeri Ermenistan sevdasıyla, ne Karadeniz illeri Pontus hulyasıyla anavatandan ayrılamayacaktır. Bu karar, vatanı ve milleti bölmek isteyenlere karşı ilk esaslı ihtardı. 2- Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Bu madde ile milletin, her türlü işgal ve müdahaleyi kesin olarak reddettiği, birlik halinde direneceği bildiriliyordu. Vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahale, karşılıksız kalmayacaktı. Millet işgal ve istilâyı birlik halinde püskürtmeye kararlıydı. 3- Vatanın ve istiklâlin muhafaza ve teminine İstanbul Hükûmeti muktedir olamadığı takdirde, gayeyi temin için Anadolu'da geçici bir hükûmet kurulacaktır. İstanbul Hükûmetinin hali ve tutumu belliydi; güçsüz ve beceriksizdi. Memleketi Mondros Mütarekesi ile kayıtsız şartsız galip devletlere teslim etmişti. Ülkeyi uçurumun kenarından ancak ve ancak millî iradeye dayanan bir hükûmet kurtarabilirdi; bu mutlaka gerçekleştirilecekti. Esasen Erzurum Kongresi bu amaca yönelik ilk adımdı. 4- Kuva- i Milliyeyi amil ve irade-i mılliyeyi hâkim kılmak esastır. Kuva-yi Milliyeden kasdedilen millî kuvvetler, milletin bağrından çıkacak millî bir ordu idi. Bu ordu, milletin kutsal gayesi uğrunda Milletin arzu ve eğilimleri yönünde mutlaka zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi hakim kılmak aynı zamanda demokratik bir esastı. Bu esasta Cumhuriyet rejiminin ilk kıvılcımlarını sezmemek mümkün değildi. 5- Hıristiyan azınlıklara siyasî hakimiyet ve sosyal dengemizi bozan imtiyazlar verilemez. Memleketteki azınlıklar yer yer siyasî egemenlik davasına kalkışmıştı. Memleket bütünlüğünü bozucu, vatanı parçalayıcı bu gibi davranışlara imkân verilmeyecekti. Azınlıklara sosyal dengemizi bozan ekonomik, hukuksal ve kültürel -her ne çeşit olursa olsun- ayrıcalıklar ve üstünlükler tanınmayacaktı. 6- Manda ve himaye kabul olunamaz. Türk milleti her şeyi göze alarak istiklâli için silâha sarılmıştı. Hiç kimseden lûtuf ve yardım beklemiyordu; yabancı devletlerden merhamet istemiyordu. Her ne pahasına olursa olsun istiklâl mutlaka gerçekleşecekti. Parola "Ya istiklâl ya ölüm" idi. 7- Millı Meclis'in derhal toplanmasına ve hükûmet işlerinin meclisin denetimi altında yürütülmesine çalışılacaktır. MilletılMe evletlerinin baskısı ve Padişah fermanı ile kapatılmış olan clısı derhal toplanmalı, hıikûmetin millet ve memleketin mukadderatı ile ilgili vereceği her türlü karar böyle bir meclisin denetiminden geçirilmeliydi. Hükûmet kararları ancak bu şekilde meşruluk kazanacaktı. 8- Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder. Bu cümle ile Türk milletinin yeniliklere açık ruhu belirtiliyordu. Denilmek isteniyordır ki Türk milleti insanî ve uygar amaçların değerini bilen ve kavrayan bir millettir. Nitekim Atatürk milletin çehresini değiştiren büyük inkılâplara başladığı zaman "yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların gayesi, milletimizi her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılâplarmızın temel kuralı budur", diyecekti. Kararda geçen "Milletimiz fennî. sınaî ve iktisadî hal ve ihtiyacımızı takdir eder" ifadesinde de harap bir memleketi bayındır hale getirmek için gelecekte gerçekleştirilecek kalkınma hamlelerine işaret edilmekte idi. Erzurum Kongresi, memleketin bütününü ilgilendiren bu tarihî kararlarıyla bölgesel bir kongre olmaktan çıkmış, kendisinden sonra gelişecek tüm olayları büyük ölçüde etkilemişti. Zira Sivas Kongresi kararları, Erzurum Kongresi kararlarına dayandı. Misak-ı Millî'nin esasında Erzurum Kongresi kararları yer aldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin toplanış ve açılış gerekçesi Erzurum Kongresi kararlarına oturtuldu. Mudanya ve Lozan antlaşmalarının bağımsızlığı savunan ruhu; ilhamını Erzurum Kongresi kararlarından aldı. Cumhuriyet rejiminin ruhu, irade-i milliyeyi hâkim kılmak esasında toplandı. Ve nihayet "Milletimiz insanî ve asrî gayeleri tebcil eder" cümlesiyle Atatürk inkılâplarının ilk kıvılcımları Erzurum Kongresi'nde parıldadı. Sonuçları bakımından bu derece önem taşıyan Erzurum Kongresi için Mustafa Kemal Paşa, kapanış konuşmasında "Tarih, bu Kongremizi şüphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir" ifadesini kullandı. Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919 günü -kendisi adına bü- tün yetkileri kullanacak- 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçerek çalışmalarına son verdi. Şimdi Heyet-i Temsiliye'yi ve onun başkanını büyük bir görev bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde parlayan kıvılcımı söndürmemek, Sivas'ta onu meş'ale haline getirerek millî kurtuluşa daha emin adımlarla yürümek gerekiyordu. Bu sebepledir ki Mustafa Kemal Paşa, doğu illerinin mukadderatı için toplanan Erzurum Kongresi'ni -gayesini daha da genişleterek- bu amaca yöneltmek istedi. Bu sebepledir ki Erzurum Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne bağlayarak Millî Mücadele'ye memleket yüzeyinde genişlik kazandırdı. Sivas Kongresi günlerinde de memleketin içinde bulunduğu ağır mütareke şartları bütün acılığı ile devam ediyordu. Mondros Mütarekesi'nin milletimiz aleyhirıe haksız ve insafsız bir şekilde uygulanması, İzmir'e çıkmış olan Yunanlıların İtilâf devletlerinden aldığı cüretle Anadolu'nun içine doğru ilerlemesi, çeşitli şehirlerimizin işgali Sivas Kongresi günlerinde de birbirini izledi. İşte böyle bir hava içinde Mustafa Kemal Paşa, bir kısım Heyet-i Temsiliye üyeleriyle beraber Sivas Kongresi'ne iştirak etmek üzere 2 Eylül 1919'da Erzurum'dan Sivas'a geldi. Sivas, Millî Mücadele liderini emsalsiz sevgi gösterileri ve coşkıın bir sevinçle karşıladı. Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü o zamanlar "Mekteb-i Sultanî" olarak kullanılan bir binanın salonunda, 38 delegenin iştiraki ile toplandı. Kongre 8 gün devam etti ve 11 Eylül 1919'da Heyet-i Temsiliye seçimini takiben bir beyanname yayımlayarak çalışmalarına son verdi. İlk oturumda yapılan oylamada Mustafa Kemal Paşa. başkan seçildi. Erzurum Kongresi'ni takiben bütün memleketi temsil eden böylesine önemli bir Kongre'nin özellikle Sivas'ta toplanışı, şehrin stratejik durumu ile ilgili idi. Anadolu'nun ortasında yer alan bu şehrimiz -mütareke şartları gereğince İtilâf devletlerini temsilen bazı subaylar bulunmasına rağmen- işgal altında değildi. Ulaşım bakırrıından Anadolu yollarının birleştiği bir kavşak durumunda idi: o günkü imkânların elverdiği ölçüde çeşitli Anadolu şehirlerine şu veya bu şekilde bağlanabiliyordu. Her ne kadar Fransızlar Adana üzerinden, İngilizler Samsun'dan şehri işgal tehdidinde bulunuyorlarsa da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir işgalin düşmana çok pahalıya mal olacağını hesaplıyordu. Bütün bu avantajları yanında Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi ,şehirde oldukça iyi teşkilâtlanmıştı. İşte bu şartların oluşturduğu hava içinde gerçekleşen Sivas Kongresi doğrudan doğruya Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine toplanmış , bir millî kongredir. Kongre nin 38 üyesinden 31'ini Batı ve Orta Anadolu illerinden gelen üyeler, 7'sini ise Doğu Anadolu illerini temsilen Erzurum Kongresi'nce seçilen Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu. Böylece Batı ve Orta Anadolu illerinden seçilen delegelerle Doğu illerini temsilen gelen Heyet-i Temsiliye, Sivas Kongresi'ne memleket çapında bir genişlik ve bütünlük kazandırdı Tarihî bir gerçek olarak belirtmek gerekir ki Sivas Kongresi'nin toplanışı sırasında da Erzurum Kongresi'nde olduğu gibi İstanbul Hükûmeti ve idarecileri büyük engeller çıkardılar. Bu sebepledir ki Ankara ve diğer bazı şehirlerimizden valilik baskısı ile delege seçilemedi. Bazı vilâyetlerden seçilen delegeler de aynı baskı nedeniyle yola çıkmaktan alıkonuldu, dolayısıyla Kongre'ye iştirak edemedi. Sivas Kongresi'nin toplanı`ırıaması için Sivas'ta bulunan Fransız Jandarma Müfettişi Brüno da baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile görüşerek böyle bir Kongre gerçekleştiği takdirde Sivas'ın işgal edileceğini ve Kongre'nin dağıtılacağını bildirdi. İngilizler de Samsun üzerinden Sivas'ı işgal edecekleri tehdidinde bulundular. Fakat Mustafa Kemal'in her güçlüğü aşan azmi önünde, bütün bu tehditler sonuçsuz kaldı. İstanbul Hükûmeti Erzurum Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas Kongresi sırasında da bütün gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife yönelmişti. Anadolu'nun hemen her valisine telgraflar çekilerek Mustafa Kemal'in ne pahasına olursa olsun tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesi isteniyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere valiliklere, mutasarrıflıklara yeni atamalar yapıldı. Fakat hiçbir idareci, şahlanan millî irade ve miUî hava içinde İstanbul Hükûmetinin isteklerini yerine getirmek cesaretini gösteremedi. Sivas Kongresi'nin diğer bir özelliği de delegelerin vatanın kurtuluşu ve milletin mutluluğundan başka hiçbir kişisel maksat izlemeyeceklerine, mevcut siyasî partilerden hiçbirinin amaçlanna hizmet etmeyeceklerine dair Kongre'de yemin etmeleri olmuştu. Bu suretle Millî Mücadele'nin hiçbir siyasî parti adına yapılmadığı, tamamen milleti ve memleketi kurtarma amacına yönelik bir hareket olduğu açıkça belirtilmiş oluyordu. Sivas Kongresi kararları şu şekilde özetlenebilir: 1- Millî sınırlar içinde bulunan vatan parçaları bir bütündür; birbirinden ayrılamaz. Evvelce toplanan Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir sebep ve bahane ile anavatandan ayrılamayacağını ilân etmişti. Sivas Kongresi sahip olduğu tam yetki ile bu karara bütün memleketi kapsayan bir genişlik kazandırdı. 2- Her türlü işgal ve müdahaleye karşı, millet birlik olarak kendisini müdafaa ve mukavemet edecektir. Erzurum Kongresi'ni toplanmaya davet eden başlıca tehlike Doğu Karadeniz Bölgesinde kurulması düşünülen Pontus Rum devleti ile Doğu Anadolu illerini içine kalacak bir Ermenistan tehlikesi idi. Sivas Kongresi, batıdan gelen Yunan tehlikesini de göz- önüne alarak, vatan topraklarına yönelik hiçbir işgal ve müdahalenin karşılıksız kalmayacağını mütecaviz düşmana açıkça bildiriyordu. 3- İstanbul Hükûmeti, haricî bir baskı karşısında memleketimizin herhangi bir parçasını terk mecburiyetinde kalırsa vatanın bağımsızlığını ve bütünlüğünü temin edecek her türlü tedbir ve karar alınmıştır. Bu madde ile İstanbul Hükûmetinin millet menfaatlerine aykırı herhangi üir karar veya davranışına milletin kayıtsız kalmayacağı, gerektiğinde millî iradeye dayanan bir hükûmetin derhal kurulacağı açıkça belirtiliyordu. 4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır. Erzurum Kongresi'nde belirlenen bu kural, Sivas Kongresi'nde perçinleştiriliyordu, Memleketi kurtaracak tek kuvvet, millî ordu idi. Bu ordu, milletin iradesi ve eğilimleri yönünde savaşacâk, bağımsızlık mutlaka gerçekleşecekti. Millet artık egemenliği- ni kendi eline almıştı; kendi hâkimiyetinden başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu esas gelecekteki Cumhuriyet rejiminin esasırtı oluşturuyordu. 5- Manda ve himaye kabul olunamaz. Erzurum Kongresi'nde karar altına alınan bu görüş, Sivas Kongresi'nce de onaylanarak Millî Mücadele'nin temel kuralı haline getiriliyordu. Millî kurtuluş hareketinin parolası hiçbir devletin merhametine sığınmaksızın" Ya istiklal ya ölüm!" dü. 6- Millî iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin derhal toplanması mecburidir. Erzurum Kongresi kararlarında da belirtilen bu istek, artık bir mecburiyet olarak gösteriliyordu. Aksi takdirde hükûmet kararları millî iradeyi yansıtmayacaktı. 7- Aynı gaye ile millî vicdandan doğan cemiyetler "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adı altında birleştirilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz Bölgelerindeki millî cemiyetleri "Şarkî Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla bir merkezde toplamıştı. Sivas Kongresi, bu örgüte -bütün Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini de içine almak üzere- memleket çapında bütünlük kazandırdı. 8- Mukaddes maksadı ve umumî teşkilâtı idare için Kongre tarafından bir Heyet-i Temsiliye seçilmiştir. Erzurum Kongresi, Doğu illerini temsilen 9 kişilik bir Heyet-i Temsiliye seçmişti. Sivas Kongresi'nce 6 kişi daha seçilmek suretiyle "Heyet-i Temsiliye" genişletilmiş, bu suretle Türkiye Büyük Millet Meclisi açılıncaya kadar memleket mukadderatında yegâne söz sahibi bir kurul oluşturulmuştu. Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi kararlarını genişleterek, bu kararlara bütün memleketi kapsayan bir nitelik kazandırması bakımından İnkılâp Tarihimizde büyük öneme sahip bir Kongre'dir. Üyelerinin, bütün memlekete şamil olması sebebiyle de Millî Mücadele başlangıcında Türkiye'nin mukadderatını çizen, bütün milletin tek vücut halinde birlik olduğunu dünyaya ilân eden millî bir Kongre'dir. Bunun içindir ki tesirleri Erzurum Kongresi'nden daha geniş oldu. Sivas Kongresi'nden sonra Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en kısa zamanda Anadolu'da millet temsilcilerinden oluşan bir meclis toplamak ve bu meclisin kuracağı hükûmet ile Millî Mücadele'yi bir merkezden idare etmek idi. Dâhi adam, bu büyük işi gerçekleştirmek üzere Sivas Kongresi'nden sonra da Heyet-i Temsiliye Reisi sıfatıyla millî teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda -bütün engelleri aşarak- azimle çalıştı. Bu devre esnasında Mustafa Kemal ve Heyet-i Temsiliye i1e temas temini ve anlaşma zemini arayan İstanbul Hükûmeti, temsilcileri vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919 tarihleri arasında Amasya'da onunla görüşmüş ve bir Millet Meclisi toplanmasına ikna olmuştu. Bu görüşme İnkılâp Tarihimizde "Amasya Mülâkatı" olarak bilinmektedir. Mustafa Kemal, Meclisin Anadolu'da toplanmasını istemesine rağmen, Meclis 12 Ocak 1920'de İstanbul'da toplandı. Fakat İngilizlerin ve gerekse onlara âlet durumunda olan hükûmet adamlarının baskısı sebebiyle olumlu bir faaliyet gösteremedi. Sadece Erzurum ve Sivas Kongrelerinin esaslarını "Misak-ı Millî" halinde kabul ve ilân etti. Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da bir kısım arkadaşları ve Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e beraber Ankara'ya gelmişti. Artık Millî Mücadele Ankara'dan yönetiliyor, İstanbul'daki asker ve sivil birçok vatansever, Bağımsızlık Savaşında görev almak üzere Ankara'ya geliyordu. Bir süre sonra,16 Mart 1920 tarihinde İstanbul, İtilâf devletleri tarafından fülen işgal edildi; şehir yabancılar tarafından tamamen askerî kontrol altına alınmıştı. Bu şartlar altında Meclis de faaliyet gösteremeyeceğini anlayarak dağıldı; zaten bu sıralarda milletvekillerinin bir kısmı da İngilizler tarafından tutuklanmış bulunuyordu. Mustafa Kemal, İstanbul'un işgali üzerine valiliklere ve kolordu komutanlıklarına talimat vererek Ankara'da toplanacak fevkalâde salâhiyete sahip bir meclise yeni temsilciler seçmelerini bildirdi. Seçimler sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23 Nisan 1920'de yurdun her bölgesinden gelen millet temsilcileriyle Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı. Mustafa Kemal, millet iradesini ve egemenliğini temsil eden bu Meclise ve onun hükümetine de başkan seçilerek artık Türk bağımsızlık mücadelesinin her bakımdan, askerî, siyasî ve sosyal lideri oldu. Ama memleketin içinde bulunduğu şartlar, kendisinin omuzlarına yüklenen görevi gerçekten çok ağırdı. Tarihten silinmek istenen bir milletin ölüm kalım savaşının,. istiklâl mücadelesinin Iiderliğini yapıyordu. Ankara'da Millet Meclisi'nin açılması, milli bir hükûmetin kurulması üzerine Padişah ve İstanbul Hükûmeti de millî mücadeleyi daha geniş ölçüde baltalama yollarına sapmıştı. Anadolu'da binbir fedakârlıkla oluşturulan millî kuvvetlere karşı halife ve padişah orduları kuruluyor, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele kahramanları, âsi sayılarak idama mahkûm edilmiş bulunuyordu. Diğer taraftan İzmir'e çıkan Yunanlılar da Anadolu içlerine doğru taarruza hazırlânıyordu. Mütareke ile örgütlü ordu resmen dağıtılmış, silâhları alınmış olduğundan, işgal altındaki yörelerde düşmana ancak mahallî kuvvetler ve gönüllü müfrezeler karşı koyuyordu. Bu düşman saldırılarının yanı sıra Anadolu'nun bazı yörelerinde Anzavur gibi, Çopur Musa gibi, Postacı Nâzım gibi aldatılmış kişilerin elebaşılık ettiği iç isyanlar devam ediyordu. Bütün bu iç ve dış güçlüklere, zor şartlara rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti, kısa zamanda duruma hakim olarak düşman kuvvetlerine karşı çeşitli cephelerde büyük başarılar kazanmaya başladı. Doğu cephesinde XV. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir komutasındaki kuvvetlerimiz büyük başarılar kazandı. Bu bölgede Oltu, Sarıkamış ve Kars'ı işgal suretiyle sınır şehirlerimize tecavüz eden Ermenilere karşı 28 Eylül 1920'de taarruza geçilerek, merkezi Erivan'da bulunan Ermeni Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış, 30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri alındı. Ermenilerin barış isteği üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü Antlaşması imzalanarak savaşa son verildi. Gürcistan'a da Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz tahliye ettirildi. Güney cephesinde de Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgelerirıde Fransız birlikleriyle mahallî kuvve'tler arasında şiddetli çatışmalar oluyordu. Sonuçta Fransızlar 12 Şubat 1920'de Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de Urfa'dan çekilmek zorunda kaldılar. 21 Ekim 1921'de Fransızlarla yapılan "Ankara Antlaşması" Adana, Mersin, Gaziantep ve diğer bazı şehirlerimizin kurtuluşuna uzandı. Yunanlılar 1920 Haziranında, Ankara'da kurulan iki aylık yeni hükûmetin içinde bulunduğu güç şartlardan yararlanarak 22 Haziran 1920 günü Batı Cephesinde umumî taarruza geçmişler, büyük kısmı ile gönüllülerden oluşan kuvay-ı milliye cephesini yararak 8 Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29 Ağustos 1920 günü de Uşak'ı işgal etmişlerdi. Bu olaylar seyrederken Padişah ve İstanbul Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de İtilâf devletleriyle Sevr Antlaşmasını imzalamak suretiyle dış düşmanlarımızla birleşmiş oluyordu. Yunanlıların Batı cephesinde ilerleyişi, birçok bölgelerin kuvvet yetersizliği sebebiyle işgal edilmesi üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, cephe komutanları ile görüşmüş, artık gönüllü kuvvetler yerine düzenli bir ordu kurulması gereğini ilgililere bildirmişti. Çünkü olaylar gösteriyordu ki, millî mücadelenin başarısı, bütün kuvvetlerin tek bir otnrite altında toplanmalarına bağlı idi. Bu da millî müfrezelerin, milis kuvvetlerinin, gönüllü teşkilâtların ordu içinde düzenli kıtalar haline getirilmesini gerektiriyordu. Çete halinde dağınık savaşa son verilecek, bütün millî müfrezeler ve gönüllü kuvvetler ordu içinde disiplin ve eğitime tabi tutulacaktı. Artık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kema1 Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi Çakmak Paşa ve Genelkurmay Başkanı ve aynı zamanda Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey, bütün çalışmalarını düzenli ordunun gerçekleşmesine vermişlerdir. Bu aylar, millî mücadele tarihimizin gerçekten en buhranlı, en çetin aylarıdır. Şimdi 1920 yılının Aralık sonlarındayız. Bir çok millî müfreze, gönüllü örgüt sür'atle millî ordu içinde toplanmaktadır. Ne çare ki ellerinde bir kısım kuvvet bulunan Çerkez Ethem ve kardeşleri, Batı Cephesi kuvvetlerine bağlı kalmak istememişler, başlarına buyruk bir siyaset izleme yoluna gitmişlerdi. Bunlar, Millî Mücadele'nin güç zamanlarında başardıkları bazı işlerin verdiği şımarıklıkla bulundukları bölgelerde sivil memurları diledikleri gibi azlediyor, değiştiriyor, kendilerine göre atamalar yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek komuta altında örgütlendikçe, düzenli kuvvetler haline geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin huzurları daha da kaçıyor, Batı Cephesi yanında Ankara Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan çekinmiyorlardı. Artık tutumları, millî hükûmete karşı bir isyan halini almıştı. Durum gerçekten nazikti. Binbir emek ve fedakârlıkla kurulan düzenli orduda emir ve komuta birliğini temin bakımından bu sorunun, kesin şekilde çözümlenmesi gerekiyordu. Zira Ethem müfrezesi ordu içinde kaldıkça hiçbir zafer kazanılamayacağı gibi, aksine bu âsi kuvvetler her başarıda orduya ayakbağı olacaktı. Bu sebeple hükûmet Çerkez Ethem kuvvetlerinin ortadan kaldırılmasına karar verdi. 29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi Komutanı İsmet Bey'le Güney Cephesi Komutanı Albay Refet Bey, Çerke.z Ethem ve kuvvetlerini ortadan kaldırmak üzere ileri harekete geçtiler. Kütahya yörelerinde bulunan Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yı işgali üzerine Gediz'e çekildi. Millî kuvvetler, âsileri takiple 5 Ocak 1921 günü Gediz'i de işgal edince Çerkez Ethem müfrezesi Simav yönüne çekilmek mecburiyetinde kaldı. İşte şimdi Millî Mücadele'nin en dramatik anları yaşanmaktadır. Batı Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem isyanını bastırmak üzere, eski harp mevzilerinden çok uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i takip sebebiyle cephelerin boşaltıldığını, askerlerin mevzilerden uzaklaştığını haber alan Yunanlılar, içinde bulunduğumuz bu iç buhranı, Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve zor ânını kendileri için büyük bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921 günü hem Bursa, hem Uşak cephelerinden sür'atle ileri yürüyüşe geçtiler. Amaçları, Türk kuvvetlerini, zayıflayan mevzilerinde âniden bastırıp mağlup etmek, bu suretle Eskişehir ve Afyon'u ele geçirerek kendilerine Ankara yolunu açmaktı. Bu plan gerçekleştirildiği takdirde, henüz sekiz aylık millî hükûmeti doğduğu yerde boğmak, kolayca ortadan kaldırmak güya mümkün olacaktı. Düşmanın, taarruz hedefi olarak seçtiği Eskişehir de, Afyon da askerî yönden önemli kavşaklardı. Bu şehirlerimizin elden çıkışı, önemli demiryollarının da düşman eline geçmesi demekti. Hele, Bursa ve Uşak Cephelerinden ilerleyen düşman kolları, Kütahya önlerinde birleşme imkânı bulursa, Çerkez Ethem'e karşı geride bırakılan kuvvetlerimizi de arkadan vurabilirdi. İşte mağlubiyetimiz halinde ortaya çıkacak korkunç tablo bu idi. Düşman taarruzu i1e gelişen bu kritik durum üzerine, Batı ve Güney Cephesi komutanları vaziyeti görüşerek, ister istemez Çerkez Ethem'in takibine ara vermeyi ve Kütahya ve Gediz'e kadar gelmiş olan kuvvetlerimizin büyük kısmını vakit geçirmeksizin İnönü ve Dumlupınar mevzilerine sevketmeyi kararlaştırdılar. Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin şimdi bulundukları Gediz ve Kütahya yöreleri ile İnönü mevzileri arasında 3 günlük bir yol vardı. Eğer Yunanlılar, bizden daha önce İnönü mevzilerine ulaşabilirlerse mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar yol almış olacaklardı. O halde yapılacak iş, son sür'atle İnönü mevzilerine yetişerek ilerleyen düşmanı burada durdurmak olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem ve kardeşlerine karşı bir kısım kuvvet, Kütahya yöresinde bırakılarak, geri kalan kuvvetler İnönü mevzilerine hareket ettirildi. Keza üç misli düşman kuvvetine karşı İnönü mevzilerini da- ha da takviye etmek üzere, Ankara'da yeni kurulmakta olan 4. Tümen de Cepheye çağrıldı. Ethem'in takibine ara vererek Kütahya'dan hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak sabahı, İnönü mevzilerine varmıştı. Öte yandan Yunanlılar sür'âtle ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü işgal ettiler. Fakat bütün bu işgallere, güç şartlara, iki ayrı düşmanla savaş mecburiyetine rağmen sonucun zaferle biteceği hususunda başta Atatüxk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8 Ocak 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden şunları söylüyordu: "Efendiler! Dahilde ve hariçteki düşmanlarımız ister çok, ister az olsun, faaliyetlerinin genişliği ne olursa olsun, kesin başarı, son başarı meşru bir ama izleyenlerde olacaktır." I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921 günü öğleden sonra Yunanlıların Bozüyük yönünden şiddetli taarruzu ile başladı. Ufak bir köyden ismini alan İnönü, şimdi Türk Kurtuluş Savaşında dönüm noktası olacak bir muharebeye sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ bu muharebeyi idare eden komutana, Atatürk tarafından "İnönü" soyadı verilecekti. Muharebenin ilk günü Batı Cephesi kuvvetleri ile Yunanlılar arasında çok çetin çarpışmalar oldu. Yunanlıların her taarruzu, karşı taarruzla cansiperane püskürtülüyor, ilerlemelerine imkân verilmiyordu. Anlaşılan düşman, umduğunu bulamamıştı. İnönü mevzilerinde boş cepheler yerine, Türk kuvvetlerinin piyade ve topçu ateşiyle karşılaşmaları, onlar gerçekten şaşırtmıştı. Muharebe,10 Ocak günü de sabahtan akşama kadar bütün şiddetiyle devam etti. Bu sabah, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey de Gediz'den muharebe meydanına gelmiş, savaşı bizzat ateş hattında idareye başlamıştı. Bir ara bir alay kadar düşman kuvveti, mevzilerimizdeki bir boşluktan istifade ederek Batı Cephesinin karargâhı bulunan İnönü istasyonunun kuzevine kadar sokulmaya muvaffak oldu. Bu kritik vaziyet karşısında cep- he karargâhı istasyondan alınarak sür'atle İnönü köyüne nakledildi ve cephenin bu kesimi kuvvet kaydırarak takviye edildi. Askerlerimiz bugün de, aralıksız devam eden düşman taarruzlarını, bir an gerilemeksizin göğüslüyorlar; Yunanlıların ilerlemesine imkân bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki ordumuz, bu taarruzlar karşısında ağır zayiat veriyor; ama canından aziz bildiği kutsal vatan topraklarını her ne pahasına olursa olsun, savunmadan geri kalmıyordu. En nihayet tükenen, gücü kırılan düşman oldu. 2 gündür devam eden taarruzlarından bir başarı elde edemediğini, edemeyeceğini anladı. Artık bu safhada onlar için yapılacak bir şey vardı: Geri çekilmek! Gerçekten Yunan kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi verdikleri kararla 11 Ocak günü sabahından itibaren Bursa yönünde geri çekilmeye başladılar. Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak 1921 günü Atatürk, Batı Cephesi Komutanı Albay İsmet Bey'e şu telgrafı çekiyordu: "Bu başarının, mukaddes topraklarımızı düşman istilâsından tamamen kurtaracak olan kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmasını Allah'tan diler, Batı Cephesinin bütün subay ve erlerini kazandıkları bu zafer dolayısıyla tebrik ederim".Gerçekten I. İnönü zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle kesin zafere hayırlı bir başlangıç olmuş, onu II. İnönü, Sakarya, 26 Ağustos ve 30 Ağustos gibi daha büyük zaferler izlemiştir. Artık sıra, Çerkez Ethem kuvvetlerinin de bırakılan yerden takibine gelmişti. Sür'atle ileri harekata geçilerek bu âsi kuvvetlerde tamamen ortadan kaldırıldı. Çerkez Ethem ve kardeşleri son çare olarak Yunanlılara sığındılar. Bu isyanın bastırılması ile artık millî orduda emir ve komuta birliği de tam olarak sağlanmış oldu. I. İnönü zaferi içerde ve dışarda büyük etkiler yarattı; büyük siyasî gelişmelere sebep oldu. Bu zaferden sonradır ki, ümitsizlikler boğulmuş, yeni kurulan devlet, sarsılmaz temeller üzerine oturmaya başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk Anayasamız, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilmişti. Yine bu zaferle içerde asayiş ve güven sağlanmış, muntazam ordu kurma çalışmaları daha da kolaylaşmıştı. I. İnönü zaferinin dışardaki etkileri de önemliydi. Bu zaferle düzenli ordu, düşman karşısında ilk sınavını veriyor, dost ve düşman önünde yenilmez iradesini sergiliyordu. Bu zafer, yabancı devletlere de artık, millî hükûmetin hatırı sayılıx bir varlık olduğunu gösteriyordu. Bu gelişmeler sebebiyledir ki İtilâf devletleri, 21 Şubat 1921'de toplanan Londra Konferansı'na İstanbul Hükûmeti i1e beraber Ankara Hükûmeti'ni de çağırdılar. Ancak zaferin gerçek sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu sebeple Ankara delegeleri, Osmanlı heyeti içinde yer almayıp millî davayı savunmak üzere ayrı bir ekip oluşturdular. O kadar ki Osmanlı baş delegesi Sadrazam Tevfik Paşa, konferansta söz hakkını Ankara Hükûmeti temsilcilerine bırakmak mecburiyetinde kaldı. İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf devletleri yeni bir barış teklifi hazırlamak zorunda kaldılar. Yine I. İnönü zaferinin millî hükûmete kazandırdığı dış itibar sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde Sovyet Rusya ile "Moskova Antlaşması" imzalandı. Londra'da da Fransa ve İtalya ile barış yolunda bazı müzakereler oldu. Ancak Yunanlılar, bu mağlubiyetten ders almayarak kısa süre sonra 23 Mart 1921 günü aynı cephelerden tekrar ileri harekâta geçtiler. 27 Mart 1921 günü Yunanlıların İnönü mevzilerine taarruzu ile başlayan,II. İnönü muharebesinde de düşman taarruzları birincisinde olduğu gibi durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı cephesi kuvvetlerinin karşı taarruza geçmesi sonucu Yunanlılar geri çekilmeye başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921 günü binlerce ölü ile doldurdukları muharebe meydanını tekrar silâhlanmıza terk zorunda kaldılar. Bu suretle Batı cephesinde düşmana karşı II. İnöntı Zaferi adını alan bir büyük başarı daha kazanıldı. Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa'ya gönderdiği kutlama telgrafında: "Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin ters talihini de yendiniz!" diyordu. Şimdi 1921 yılının Temmuz başlarındayız. Yunanlılar Ankara Hükûmetinin reddettiği Sevr Antlaşmasını gerçekleştirmek amacıyla Anadolu topraklarına durmadan kuvvet çıkararak Türklere karşı yeni bir taarruza hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu genel düşman taarruzu,10 Temmuz 1921 günü, bütün Batı Cephesi boyunca takviyeli kuvvetlerle başladı. Harekât ilerledikçe Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasında yer yer şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak gerek insan gücü gerekse araç ve gereç yönün ; den Türk kuvvetlerinden sayıca fazla durumda bulunan Yunanlılar birçok yerleri işgal ettiler. Afyon, Eskişehir, Kütahya, Bilecik art arda düşman eline geçti. Cepheden gelen bu kaygı verici haberler üzerine 18 Temmuz 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Ankara'dan Karacahisar'daki Batı Cephesi Karargâhına geldi. Takviyeli kuvvetlerle gelişen Yunan ilerleyişi karşısında, o günkü şartlar altında imkânları sınırlı Türk ordusu için daha da ileri kayıpları önlemek üzere yeni bir strateji tesbitine gerek gördü ve Cephe Kumandanı İsmet Paşa'ya şu direktifi verdi: "Orduyu, Eskişehir'in kuzey ve güneyinde topladıktan sonra, düşman ordusuyla araya bir mesafe koymak lâzımdır ki, orduyu derleyip toparlamak ve güçlendirmek mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya'nın doğusuna kadar çekilmek yerindedir!" Müteakiben bu strateji uygulandı ve Batı Cephesindeki Türk ordusu geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz 1921'de tamamen Sakarya Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu karar, harp yönetimi bakımından isabetli bir davranıştı; zira kayba uğrayan, azalan kuvvetlerimizin, tutunduğu mevzilerde tazelenen taarruz gücünp karşı çekilmeksizin uzun sure direıımesı daha büyük kayıpların sebebi olacaktı. İnkılâp Tarihimizde "Kütahya-Eskişehir Savaşları" adını alan ve Sakarya'nın doğusuna çekilmemizle sonuçlanan bu çaıpışmalarda ordumuz kendisinden sayıca 2 misli fazla düşman kuvvetleri karşısında oldukça ağır zayiat vermiş, gerek çarpışmalar gerekse geri çekiliş esnasında şehit, yaralı ve kayıp olmak üzere 40.000'e yakın silâhlı kuvvetimiz yok olmuştu. Ayrıca araç ve gereç kaybımız da büyüktü. Ordumuzun bu, Sakarya'nın doğusuna çekiliş günlerinde Bakanlar Kurulu, tekrar gelişebilecek yeni bir Yunan taarruzuna karşı tedbir olmak üzere Hükûmet Merkezi'nin Ankara'dan Kayseri'ye nakline karar verdi; ancak Meclis'ten onay almak gerekiyordu. Hükûmet kararı, Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı ,geldik, yoksa düşmanla dövüşmeye mi?" Millet temsilcileri, Ankara'yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar dövüşmekti. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara'nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verdi. Bütün bu zor şartlara, geçici çekilişe rağmen sonunda düşmana kati darbe indirileceğine dair, başta Atatürk olmak üzere Millî Mücadele liderlerinin inançları asla sarsılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak olmayan bir gelecekte karşımızdaki Yunan ordusu tükenecek, sonunda imhası mümkün hale gelecekti." Ancak başarının en önemli şartı, herkesin bu sonuca candan inanması ve bu uğurda maddî ve manevî tüm güçlerini memleket savunmasına yöneltmesi idi. Ayrıca unutulmaması gereken nokta, ordumuz, düşmanın arzu ettiği yerde değil, bizim arzu ettiğimiz yerde kesin muharebeye girecek ve ona, orada kati darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan gerektiğinde geri çekilişin, bazı yerleri düşmana terk edişin büyük bir önemi yoktu. Askerliğin gereğini kararsızlığa düşmeden uygulamak gerekiyordu. Ne çare ki liderlerin bu inancına rağmen Sakarya'nın doğusuna çekilmenin yarattığı maneviyat bozukluğu Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir ordu oluşturulurken meydana geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme ister istemez sarsıntılara sebep olmuş; bazı çevreleri haklı oTarak endişe ve tedirginlik kaplamıştı. Bu hava içinde 4 Ağustos 1921 günü Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda askerî durum ve Başkomutanlık teşkili üzerinde heyecanlı görüşmeler oldu. Milletvekilleri, yorgun orduyu yeniden canlandıracak, memleketi bu badireden kurtaracak son çareyi aramaktadırlar. Bu çare, Mustafa Kemal'in fülen ordunun başına geçmesidir. Çünkü O, katıldığı bütün savaşlarda yenilmemiş, yenmiş bir kumandandır. Bu sebepledir ki konuşmalar onun başkomutanlığı üzerine alması görüşünde birleşti. Taraftarları gibi muhalifleri de kendisinden, ordunun başına geçmesini istemektedirler. Meclis'in büyük çoğunluğu, taraftarları kurtuluş için tek çarenin bu olduğu, başka çıkar yol bulunmadığı fikrindedirler. Bazı milletvekilleri içtenlikle haykırırlar: "Sen mühim bir kumandansın! Büyük bir askersin ve bunu da Çanakkale Muharebesinde ispat ettin. Şimdi kendini hangi güne saklıyorsun? Sakarya'ya kadar geldi düşman, kendini hangi güne saklıyorsun?" Bu haykırışlar, gerçekten millî iradenin sesi idi ve büyük kahramanı, fiilen ordunun başına davet ediyordu. Muhaliflere gelince, onlar da Başkomutanlığı Mustafa Kemal Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş ümidi kalmadığını kabul ettikleri bir ortamda, gelişecek tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına yüklemeyi amaçlıyorlardı. Meclis'te 4 Ağustos 1921 günü başlayan bu görüşmeler, ertesi gün de aynı heyecanla devam etti. Mustafa Kemal Paşa, önce tartışmaların dışında kaldı. Ancak konuşmamasının, tavrını açıkça ortaya koymamasının, onun da gelecekten ümitsiz olduğu şeklinde yorumlanması ihtimaline karşı, kendisini Başkomutan görmek isteyen millî iradenin bu ısrarı karşısında, Meclis Baş kanlığına şu önergeyi sundu: "Meclis'in sayın üyelerinin umumî surette beliren arzu ve istekleri üzerine Başkomutanlığı kabul ediyorum. Bu vazifeyi, kendi üzerime almaktan doğacak yararları en kısa zamanda elde edebilmek ve ordunun maddî ve manevî kuvvetini en kısa zamanda artırmak ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirmek için, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haiz olduğu yetkileri fülen kullanmak şartiyle üzerime alıyorum. Hayatım boyunca millî hâkimiyetin en sadık bir hizmetkârı olduğumu milletin nazarında bir defa daha doğrulamak için bu yetkinin 3 ay gibi kısa bir müddetle sınırlandırılmasını ayrıca istiyorum". Bu önerge Meclis'in yetkilerini kullanma isteği sebebiyle bazı itirazlara sebep oldu. Ancak durum, olağanüstü bir durumdu ve ölüm kalım mücadelesi gibi olağanüstü şartlar konuşuyordu. Bu şartlar içinde Mustafa Kemal Paşa tarafından kabul edilen görev gerçekten çok büyük ve önemli, diğer bir ifade ile Türk milletinin mukadderatı ile ilgili idi. Düşman karşısındaki cephede vakit geçirmeksizin en seri, en doğru kararları verebilmek, ancak Meclis'in yetkilerini anında kullanmakla mümkündü. Esasen Atatürk de bu olağanüstü şartlara rağmen, söz konusu yetkinin 3 ayla sınırlı kalmasını istemekle, millî iradeye olan sarsılmaz saygısını gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu isteğinde kendisini haklı gördü. Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos 1921 günü, "Mustafa Kemal Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe ait hususlarda Meclis'in yetkilerini kullanmak koşuluyla Başkomutanlık tevcih eden Kanun, Büyük Millet Meclisi'nde oybirliği ile kabul edildi. Kanunda şu sözlere yer veriliyordu: "Millet ve memleketin mukadderatına bilfiil el koyan yegane yüce kuvvet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Başkomutanlık füli vazifesine kendi reisi Mustafa Kemal Paşa'yı memur etmiştir. Başkomutan, ordunun maddî ve manevî kuvvetini artırma ve yönetimini bir kat daha kuvvetlendirme hususunda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin buna ait salâhiyetini Meclis namına fülen kullanmaya yetkilidir. Bu sıfat ve salâhiyet üç ay müddetle sınırlıdır. Meclis lüzum gördüğü takdirde bu müddetin bitiminden evvel dahi bu sıfat ve salâhiyeti kaldırabilir." Başkomutanlık verilişinden sonra Mustafa Kemal Paşa kürsüye geldi. Memleketin düşman istilâsından kurtarılacağına dair sarsılmaz inancını bir kere daha ifade ederek Meclis'e şu teminatı verdi: "Efendiler! Zavallı milletimizi esir etmek isteyen düşmanları, Allahın yardımıyla behemehal mağlûp edeceğimize dair olan emniyet ve itimadım bir dakika olsun sarsılmamıştır. Bu dakikada bu kesin inancımı yüksek heyetinize karşı, bütün millete karşı ve bütün âleme karşı ilân ederim." Başkomutan aynı gün ordu ve millete de bir bildiri yayımladı. Bu bildiride de şu cümleler yer alıyordu: ".... Bana bu vazifeyi tevdi etmiş olan Meclis ve bu Meclis'te beliren milletin kesin iradesi, hareket tarzımın mihrakını teşkil edecektir. Hiçbir sebep ve suretle değiştirilmesine imkân omayan bu kesin irade, her ne olursa olsun düşman ordusunu imha etmek ve bütün Yunanistan'ın silâhlı kuvvetlerinden oluşan bu orduyu, anayurdumuzun mukaddes ocağında boğarak kurtuluşa ve bağımsızlığa kavuşmaktır. " Başkomutan, artık plânını yapmış ve kesin şekilde uygulamaya başlamıştır. Hedef, muvaffakiyete götürecek bütün tedbirleri en kısa zamanda almaktır. Bu amaçla 7 ve 8 Ağustos 1921 günleri, kendi imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i Milliye" yani "Millî Vergi" emri yayımladı. Bu emirler gereği her ilçede bir "Millî Vergi Komisyonu" kuruluyordu. Her evden ordunun ihtiyacı için bir kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık isteniyordu. Ordunun malzeme ihtiyacı için tüccarın elinde bulunan stoklardarı yüzde kırkına parası zaferden sonra ödenmek üzere el konuluyordu. Herkes hububat, hayvan ve yem bakımından stoklarının yüzde 40'ını yine parası sonradan ödenmek üzere orduya verecekti. Halkın elinde bulunan savaşa elverişli bütün silâh ve cephane, 3 gün içinde ordu ambarına teslim edecekti. Memleketteki demircilerin, dökümcülerin, marangozların, sanayi imalâthanelerinin listesi çıkacak ve sahiplerinin isimleri belirlenecekti. Böylece bütün memleket, gelecekteki zafer için olağanüstü bir seferberliğe davet e dilmişti. Artık millet ve ordu el eleidi ve topyekûn bix harp başlatılmıştı. Başkomutan bu acil tedbirleri aldıktan sonra 12 Ağustos 1921 günü Ankara'dan hareketle Polatlı'daki Cephe Karargâhına geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa, cephede ve fülen Türk ordusunun başında idi. Şimdi 1921 yılı Ağustos başlarındayız. Yunan ordusu 13 Ağustos 1921 günü Sakarya'daki Türk mevzilerine doğru yeniden ileri harekâta başladı. 15 Ağustos 1921 günü Yunan Kralı Konstantin, ordularına "Ankara'ya!" emrini verdi. Durmaksızın ilerleyen Yunanlılar, birçok şehir ve kasabalarımızı işgal ederek sonunda Sakarya'daki savunma hattımıza dayandılar. 23 Ağustos 1921 günü, Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Bütün cephe boyunca taarruz ve karşı taarruzlarla çok şiddetli muharebeler oldu. Yunan taarruzu, bir çok yerde kıtalarımız tarafından düşmana ağır zayiat verdirilerek durduruldu. Ancak takviyeli Yunan kuvvetlerinin önemli mevzilerimizi ele geçirdikleri, Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları, top seslerinin Ankara'dan duyulduğu zamanlar oldu. Türk mevzileri bir çok noktada yarılmasına rağmen, her nokta inatla savunuluyor, kaybedilen her hattın gerisinde yeni bir savunma hattı oluşturuluyor, böylece düşmanın ilerlemesine imkân verilmiyordu. Zira Başkomutan, savaş stratejisi için şu formülü koymuştu: "Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun için, küçük büyük her birlik bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe teşkil edip muharebeye devam eder. Yanındaki birliğin çekilmek zorunda kaldığını gören birlikler, oria tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar dayanmağa ve mukavemete mecburdur". Başkomutanın ortaya koyduğu, harp yönetimi bakımından büyük önem taşıyan bu kural, Sakarya'da aynen uygulanmış ve mukaddes vatan toprakları, her kaybedilen hattın gerisinde vakit geçirmeksizin yeniden bir hat teşkili suretiyle sonuna kadar savunulmuştur. Düşman aştığı her tepenin ardında "Ankara var!" hulyasıyla harp ediyor, Mustafa Kemal Paşa ise Yunan kuvvetlerini, son darbeyi indireceği yere, memleketin harim-i ismetine çekiyordu. Nihayet düşmanın taarruz gücü, ilerleme kuvvet ve kudreti gittikçe tükenmeye başladı. Yunan birlikleri ana mevzilerinden çök uzaklaşmış, gerçekten Türklerin harim-i ismetine düşmüştü. Artık taarruz sırası Türklerindi. 10 Eylül 1921 günü başlayan karşı taarruzumuzla düşmana ağır zayiat verdirilmiş, bu taarruz sonucu Yunanlılar batıya doğru çekilmeye başlamıştı. Bütün savaş boyunca cepheden ayrılmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, zaman zaman da en ileri meyzilerde görürimüş, hatta ateş hattına girmişti. Başkomutanın en ileri hatta, taarruz eden kıtaların yanında görülmesi ve muharebeyi ateş hattında bizzat takip edişi şüphesiz ki subay ve erlerimizin maneviyatları üzerinde büyük tesir yaptı. "Sakarya Meydan Muharebesi" adını alan bu büyük ve kanlı savaş, 22 gün 22 gece devam etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921 günü, düşman Sakarya Nehri'nin doğusunda tamamen imha edilerek büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu anlamlı ve büyük başarı üzerine 19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi ve "Gazi" unvanı verildi. Sakarya Zaferinin sonuçları siyasî alanda da kendisini gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas Cumhuriyetleri ile Kars Antlaşması, 20 Ekim 1921'de Fransızlarla Ankara Antlaşması imzalandı. Sakarya Meydan Muharebesinden sonra mağlup Yunanlılar, Afyon-Eskişehir hattına kadar çekilmişler, bu bölgede mevzilerini kuvvetlendirmek, önemli yerleri tel örgülerle takviye etmek suretiyle savunmada kalmışlardi. Düşmanın bu geniş hat üzerinde üç kolordusu bulunuyordu. Yunanlıların, tutundukları bu son mevzilerden de atılmaları, Türk ordusunun kesin sonuçlu bir muharebeyi kazanmasına gerek gösteriyordu. Ancak bu suretle düşmanın Anadolu'dan tamamen çıkartılması mümkün olabilecekti. Diğer taraftan gerek Yunanlılar gerekse İngilizler, mevsimin ilerlemiş olduğu, Türk hükûmetinin içinde bulunduğu güçlükler ve Anadolu'daki ekonomik durumun ağırlığı sebebiyle Türk ordusunun genel bir taarruzunu imkânsız görüyorlar; ordumuzun bir süre daha dayandıktan sonra ister istemez barış isteğinde bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu sebeple kendileri barışa yanaşmıyorlar, işgal ettikleri toprakları ellerinde bulundurarak vakit kazanmak suretiyle daha kârlı çıkmayı amaçlıyorlardı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ise düşmanın hayal ürünü bu hesaplarının dışında taarruz hazırlıklarını sürdürmek suretiyle gerçekçi bir yol izliyor; ancak taarruzun zamanını ve şeklini son derece gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e göre, "Yarım hazırlıkla , yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten daha kötü idi". Nihayet eldeki bütün imkânlar kullanılarak, memleketin maddî ve mânevî bütün güçleri seferber edilerek taarruz zamanının geldiğine karar verildi. Ama yine de Yunanlılar asker sayısı, araç ve gereç yönünden üstünlüklerini korumakta idiler. Başkomutan tarafından en ince ayrıntılarına kadar hazırlanan Büyük Taarruz ve onu izleyecek meydan muharebesi planı, 27/28 Temmuz 1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan ordu komutanlarına açıklandı. Onların da görüşleri alınarak Batı Cephesi Ordularına 6 Ağustos 1922'de gizli olarak "taarruza hazırlık" emri verildi. Büyük taarruz planı gerçekten dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar da cüretli ve tehlikeli idi. Zira ku.vvetlerimizin hemen tamamı, taarruzun siklet merkezi olarak kabul edilen Afyon-Konya demiryolunun güneyine kaydırılmış, başka cephelere kuvvet ayırma hususu ister istemez ikinci planda düşünülmüştü. Bunun sonucu olarak Eskişehir-Ankara istikameti açık denecek bir durumda bırakılmıştı. Keza cephenin ağırlık merkezi olarak kabul edilen bölgenin arkası da göller bölgesine dayanıyordu. Başarısızlık halin- de, bu bölgede savaşan l. Ordu'nun akıbeti kritikleşebilirdi.29/2 Bu plan, ancak büyük komutanların sevk ve idaresinde başarıya ulaşabilirdi ve bütün riskleri etkisiz kılacak faktör, ne pahasına olursa olsun mağlup olmamak kararı idi. Gerçekten de öyle oldu. 26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30 da topçularımızın ateşiyle Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu başladı. Başkomutan da bu esnada Kocatepe'de bulunııyordu. Taarruz, kısa sürede Afyon Konya demiryolu hattı boyunca başarılı bir şekilde gelişti. Bu hattın güneyinden I. Ordu, kuzeyinden II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak cephenin ağırlık merkezi, I. Ordu bölgesinde toplanmıştı. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın büyük bir basiretle ateş hattında yönettiği bu taarruzda ordumuzun Genelkurmay Başkanlığını Fevzi (Çakmak) Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını İsmet Paşa üstlenmişti. I. Ordu'ya Nurettin Paşa, II. Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari Kolordusu'na da Fahrettin (Altay) Paşa komuta ediyordu. Süratli taarruz sonucu, 26/27 Ağustos gecesi Yunan ordusunun bir çok mevzü düşürüldü. Ani baskın şeklinde gelişen bu taarruz karşısında şaşıran Yunanlılar çekilmeye başladı. 27 Ağustos 1922'de ordumuz düşman işgalindeki Afyon'a girdi. Türk ordusunun bu ilerleyişi karşısında Yunan ordusu, Dumlupınar mevzilerine çekilme kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29 Ağustos günü de Dumlupınar mevzilerine taarruza başladı. 30 Ağustos günü Dumlupınar bölgesinde 200.000 kişilik Yunan ordusu tamamen kuşatılmıştı. "Başkomutan Meydan Muharebesi" adını alan bugünkü savaşta, düşmanın büyük kısmı imha edildi. Bu gece Kütahya da ordumuz tarafından kurtarılmış bulunuyordu. Ancak, mağlup düşmanın çekilme yollarının da kesilmesi ve İzmir doğrultusunda aralıksız takibi gerekiyordu. Başkomutan,1 Eylül 1922 günü komutası altındaki kuvvetlere: "Ordular! İlk hedefiniz Akdenizdir, ileri!" emrini verdi. Son süratle İzmir yönünde ilerleyen kuvvetlerimiz, 1 Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli, Simav, Salihli, Alaşehir ve Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir ve Bilecik'i, 7 Eylül' de Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı kurtardılar. Bu takip esnasında l. Yunan Ordusu Komutanı General Trikopis ile 2. Yunan Ordusu Komutanı General Diyenis ve bir kısım yüksek rütbeli Yunan subayları esir alındılar. Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül 1922 sabahı İzmir'e ulaştılar. Bu sabah Kadifekale'de Türk bayrağı dalgalanıyordu. Artık Anadolu, 4 yıl süren düşman istilâsından, düşman işgalinden kurtarılmış, "Türkiye Türklerindir!" gerçeği bir kere daha gözler önüne serilmişti. Mondros Mütarekesiyle başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla gerçekleştirildiği zannedilen Türk milletini Anadolu topraklarından çıkarmak ve tarihten silmek isteyen korkunç ve hain zihniyete karşı, milletimizin maddî ve manevî bütün güç kaynaklarını seferber ederek kazandığı bu büyük zaferler Atatürk'ün ifadesi ile tek bir amaca yönelikti: "Kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!" Atatürk diyor ki: "Hiç bir zafer, gaye değildir. Zafer ancak kendisinden daha büyük bir gayeyi elde etmek için gereken vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer bir fikrin elde edilişine hizmeti nispetinde kıymet ifade eder. Bir fikrin elde edilişine dayannıayan bir zafer, ömürlü olamaz. O, boş bir gayrettir. Her biiyült meydan muharebesinden, her büyük zaferin kazanılmasından sonra yeni bir âlem doğmalıdır, doğar. Yoksa başlı başına zafer, boşa gitmiş bir gayret olur". Büyük Türk zaferinden sonra da Türk milleti için yeni bir âlem doğmuş; çağdaş, demokratik ve lâik Türk devletinin kuruluşuna uzanacak olan bütün yollar açılmıştı. Bu sebepledir ki memleketi düşman istilâsından temizleyen büyük askerî zaferleri takiben bu başarıların semerelerini toplamak üzere siyasî faaliyetlere önem verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf devletleriy:e imzalanan Mudanya Mütarekesi ile silâhlar bırakıldı; Türk ve Yunan kuvvetleri arasındaki çarpışma(lara son verildi. Yine bu anlaşmaya göre Edirne'yi de içine almak üzere Doğu Trakya'nın Yunanlılar tarafından tahliyesi kabul edildi; İstanbul ve boğazlar bazı kayıtlarla idaremize bırakıldı. 1 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi kcararı ile saltanatla hilâfet birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı. O gün Mustafa Kemal Paşa, Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hâkimiyetini bir şâhısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Âli'de temsil etti. İşte o Meclis, Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir". Meclis'in bu tarihî kararı üzerine Vahdettin bir İngiliz harp gemisiyle yurt dışına kaçtı. Artık sıra barış görüşmelerine gelmişti. Lozan Barış Konferansı, 20 Kasım 1922 günü toplandı. Aylarca süren, zaman zaman da çok çetinleşen bu görüşmelerde Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmetini -Mudanya görüşmelerinde olduğu gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923 günü antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile yeni Türkiye Devleti'nin bağımsızlığı bütün dünyaca onaylanıyor, millî sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik alanda Osmanlılar devrinden kalma eski pürüzler temizlenerek kapitülâsyonlar kaldırılıyordu. Diplomasi alanında kazanılan bu sonuç gerçekten çok önemliydi. Zira bu antlaşma Atatürk'ün ifadesiyle "Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı devrine ait tarihte benzeri görülmemiş bir siyasî zafer eseri idi". 13 Ekim 1923'de Ankara, Büyük Millet Meclisi kararı ile, Türkiye Devleti'nin Hükûmet Merkezi oldu. Artık mevcut yönetimin isminin de açıkça ifadesi ve ilânı gerekiyordu. Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı, -yapıları bir Anayasa değişikliği ile - Cumhuriyet ilân olundu. Milletvekilleri bu büyük olayı ayakta "Yaşasın Cumhuriyet!" sesleriyle kutladılar. Bu sonucu takiben Cumhurbaşkanlığı seçimine geçildi. Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oybirliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Cumhurbaşkanı seçildi. Cumhuriyetin ilânı i1e gerçekleşen bu büyük inkılâbın yanı sıra devlet örgütü ve toplum yönetiminin de çağdaş devlet anlayışına uygun olarak lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle bir anlayış içinde halifeli Cumhuriyet söz konusu olamazdı. Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık hiçbir lüzumu kalmayan, aksine zararlı bir kuruluş halini almış bulunan halifelik de kaldırıldı ve son halifeyle beraber Osmanlı hanedanı yurt dışına çıkarıldı. Artık devletin modern bir şekil alması ve milletin çağdaş uygarlık seviyesine en kısa zamanda erişebilmesi yolunda büyük inkılâplar birbirini takibe başladı. Bu devre esnasında şapka ve kıyafet inkılâplari yapıldı. Halkı uyuşukluğa sevkederek her türlü hayat enerjisini yokeden tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı; Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet prensibi kabul edilerek din ve devlet işleri kesin olarak birbirinden ayrıldı. Hukuk alanında, şeriye mahkemeleri ve Mecelle kaldırılarak Türk Medenî Kanunu'yla beraber birçok yeni kânunlar kabul edildi. İlim ve kültür işlerine büyük önem verildi; Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu kurularak Türk tarihi ve Türk dili üzerinde çalışmalar yapıldı. Medreseler kapatılarak çağdaş kültürü benimseyen Cumhuriyet okulları açıldı. Eğitim ve öğretimde, lâik ve millî bir yol takip edildi. Atatürk'ün en büyük eserlerinden biri olan harf inkılâbı meydana geldi; Arap harfleri terk edilerek Lâtin harfleri esasına dayanan Türk alfabesi yapıldı. Üniversite'de de büyük bir reform gerçekleştirilerek ona çağdaş bir görünüm kazandırıldı; bu arada ihtiyaç duyulan çeşitli fakülteler ve kürsüler açıldı. Uluslararası takvim, saat ve rakamlar kabul edildi. Kadın hukukunda reform yapıÎarak Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı tanındı. Ekonomik hareketlere önem.verildi. 1923 yılında Türkiye'de ilk defa olarak bir İktisat Kongresi toplanarak memleketin ekonomik problemleri görüşüldü. Ziraî faaliyetler genişletildi; ticaret ve millî sanayi geliştirildi. Sağlık işlerine önem verildi. Güçlü bir ordu kuruldu. Yeni Türkiye Devleti'nin temeli olan bütün bu inkılâplara "Atatürk İnkılâpları" adı verildi. İnkılâpların memlekette daha süratle ve daha sağlam yerleşmesi için bütün Türk halkını içine almak üzere Cumhuriyet Halk Partisi tegkil edildi. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık Türkiye siyasetinin ilkeleri olarak kabul edildi. Milleti çağdaş uygarlığa götüren bu zorunlu gidiş karşısında, muhalefeti teşkil eden, fakat bir kolu da tutuculuğa ve gericiliğe dayanan bir grup tedirgin oldu. Politik sahada da kendilerine temsilciler bulan bu grup, bütün bu gidişten Atatürk'ü sorumlu tuttukları için ona birkaç suikast girişiminde bulundularsa da muvaffak olamadılar ve millet tarafından tel'in edildiler. Mustafa Kemal, inkılâpların büyük kısmını başardıktan sonra Türk bağımsızlık mücadelesini ve yeni Türkiye'nin kuruluşunu anlatan büyük Nutkunu yazdı. Bunu 1927 yılında, Parti Kongresinde altı gün devam eden büyüleyici hitabetiyle okudu. Değerli tahlil ve tenkitlerle dolu olan bu eser, Türk tarihinin olduğu kadar Türk edebiyatının da ölmez eserleri arasında yer aldı. Büyük Önder, kurtuluştan sonra memleketi baştan başa dolaşarak halka inkılâpların ve yeni Türk Devleti'nin ideolojisini anlattı. 1934 senesinde Meclis, özel bir kanunla kendisine "ATATÜRK" soyadını verdi. Son senelerinde bitmeyen bir heyecanla Hatay' ın anavatana ilhakına galıştı. Kendisinde mevcut karaciğer kifayetsizliği zamanla ağırlaştı; son günlprini hasta ve rahatsız olarak geçirdi. 10 Kasım 1938 perşembe güxıü saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini kapadı. Ölümü bütün dünyada derin akisler yaptı ve büyük üzüntü yarattı. Atatürk'ün na'şı, tahnit edilerek Dolmabahçe Sarayı salonunda özel bir katafalk'a yerleştirildi. Türk bayrağına sarılı ve başında silâh arkadaşlarının nöbet tuttuğu mukaddes tabut, üç gün müddetle milletin ziyaretine bırakıldı. Na'şı, bilâhere 20 Kasım'da Ankara'ya getirildi. 21 Kasım'da büyük törenle Etnoğrafya müzesindeki geçici kabrine kondu. Cenaze törenine bütün dünya devletleri özel temsilciler gönderdi. Çanakkale'de ve diğer muharebelerde ona karşı savaşmış yabancı generaller törende bilhassa dikkati çekiyordu.10 Kasım 1953'te na'şı, Etnografya müzesinden alınarak muhteşem bir törenle Anıtkabir'e nakledildi. ATATÜRKTEN YÖNETİCİLERE ÖĞÜTLER ATATÜRK'TEN YÖNETİCİLERE ÖĞÜTLER : Şeffaf olun, insanlar ancak o zaman size güvenirler. Kendini bilmeyen, başkalarını da tanıyamaz. Kendinizden verdiğiniz hiçbir şey sizden birşey eksiltmez. Çalışanları, müteşebbis olarak geliştirin ve destekleyin, zekice risk almalarını teşvik edin. Başarısızlığa uğradıklarında savunun. Başarılarınızı büyütmeyin, başarısızlıklarınızdan ders alın. Çalışanlara düşüncelerini ve tavsiyelerini sorun. Bu onların perspektiflerini genişletir ve genellikle yararlı fikirlerin doğmasına yol açar. Herşeyi kendinize mal etmeyin. Çalışanların katkılarını tanırsanız, o kişileri yeni başarılarınız için motive etmiş olursunuz. Kendinizi de eleştirecek kadar olgun olun. O an için, yapabileceğiniz şeylerle, yapamayacaklarınızı ayırt edemezsiniz, başarısızlığa mahkum olursunuz. Kendinizi devamlı kandırabilirsiniz, başkalarını ancak bir süre yanıltabilirsiniz. Olaylardan kaçmayın, aksine üzerine gidin. Koşullara ve olaylara körü körüne boyun eğmeyin, onları yeniden işleyin. Kötü haberlerin ve yanlış davranışların ürkütücü etkisine teslim olmayın. En büyük tehlike, en yakın tehlikedir, üstüne gidin. Bir yöneticinin daima yapabileceği birşey vardı; görev ve sorumluluk adamı teslim olmaz. * Olumsuz yönde de olsa, zamanında cesur kararlar verebilmesini bilin. * Zor bir durumla karşılaşsanız bile azminizden hiçbir şey kaybetmeyin. * Çözülmesi gerekli büyük bir sorunla karşılaştığınız vakit, o işin gereğinden başka birşey düşünmeyin. * Çalıştığınız alandaki kişilerin bilgilerinden faydalanın. * Geçirdiğiniz tecrübelerden yararlanmayı bir hayat tarzı haline getirin. Bilmediklerinizi bilenlerden öğrenin. * Meselenin özüne inin, doğru soruları sorun. Sorularınız basit, dolaysız ve odaklanmış olsun. * Sessiz kalmasını bilin. Sessizlik, çoğunlukla karşınızdaki kişiyi daha fazla şeyler söylemeye motive eder. Bu ilave yorumlar genellikle kişinin gerçekte ne düşündüğünü daha doğru yansıtır. * İyi dinlemesini bilin. * Bilgi toplamak için her türlü teknolojiden yararlanın, masraftan kaçınmayın. * Bilgilendirdiğiniz kişilerin bilgileri doğru aldıklarından emin olun. * Bazı zeki ve becerikli yöneticiler, fiziksel dayanma güçleri olmadıklarından başarısızlığa uğrarlar. * Stres altında da, normal şartlardaki performanslarını gösteremeyen yöneticiler, başarısızlığa mahkumdur. Çünkü stres iş hayatının parçasıdır. * Yanlış adım attığınızı farkettiğinizde, geri çekilmekten kaçınmayın. * Hatanızda ısrar etmeyin. Çünkü iş yapan hatasız bir yönetici olamaz. * Yapacağınız işleri kafanızda canlandırarak, tüm olasılıkları gözden geçirin. * Yazma, not alma ve şekillendirme alışkanlığı edinin. * Davranışlarınızda esnek olun, peşin hükümlerle hareket etmeyin. * Espri anlayışınız karşınızdakilere mesajlarınızı kırıcı olmadan vermenizi sağlar. * Hedeflerinize adım adım yaklaşın. Hedefi gözden kaçırdığınız anda, engelleri görmeye başlarsınız. * Hedefi olmayan ekip hiçbir yere varamaz, bu arada zaman ve enerji kaybeder. * Her işte kesin hesap ve rakam isteyin. * Yöneticinin malzemesi insandır. * Herkesi en iyi işe yarayabileceği yerde kullanın. * İnsan sevgisi olmayan bir yönetici başarılı olamaz. * Cesaretli kararlar vermeye hazır olun. Kararlarınız açık olsun. * Çalışanları size davranışlarına göre değil, yaptıkları işlerdeki başarılarına göre değerlendirin. * Problemlere çözüm aramadan önce, problemleri doğru tanımlayın. * Sorumlu olan kişilerin karar vermesini sağlayın. Siz onlara danışmadan karar verirseniz, çalışanlar bu kararlar için sorumluluk duymazlar. ATATÜRK'ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ EY TÜRK GENÇLİĞİ; Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanin,bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hiyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen;Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur! K. ATATÜRK ATATÜRK KRONOLOJİSİ 1881 Atatürk'ün Selânik'te dogumu. 1886 Atatürk'ün ilk ögrenimine baslamasi (Kisa bir süre mahalle mektebine devam etmis, daha sonra çagdas egitim yapan Semsi Efendi Okulu'na geçerek ilkokulu burada bitirmistir.) 1888 Atatürk'ün babasi Ali Riza Efendi'nin ölümü. 1893 Atatürk'ün Selânik Askerî Rüstiyesi'ne girisi (Atatürk kisa bir süre Selânik Mülkiye Rüstiyesi'ne gitmisse de ögrenimine daha sonra Askerî Rüstiye'de devam etmis ve okulu 1896 yilinda bitirmistir. Bu okulda matem881 1atik ögretmeni. Mustafa Efendi, genç ögrencisi Mustafa'nin adinin sonuna "Kemal" ismini ilâve etmistir.) Atatürk'ün Manastir Askerî Idadisi'ne girisi ( 1899 yilinda bitirmistir) Atatürk'ün Manastir Askerî Idadisi'ni bitirerek Istanbul'da Harp Okulu'nun piyade sinifina yazilisi, Atatürk'ün tegmen rütbesiyle Harp Okulu'nu bitirisi ve ögrenimine Harp Akademisi'nde devam etmesi. 1908 Atatürk'ün üstegmen olusu. 11 Ocak 1905 Atatürk'ün Kurmay Yüzbasi rütbesiyle Harp Akademisi'nden mezun olusu. 5 Subat 1905 Atatürk'ün -kurmaylik staji için- Sam'da 5. Ordu emrine atanmasi. 10 Subat 1905 Atatürk'ün Sam'a gitmek üzere Istanbul'dan hareketi. Ekim 1906 Atatürk'ün Sam'da bazi arkadaslari ile gizli olarak "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti" ni kurdu . 20 Haziran 1907 Atatürk'ün kolagasi (kidemli yüzbasi) olusu. 13 Ekim 1907 Atatürk'ün Sam'dan, merkezi Manastir' da bulunan 3. Ordu Karargâhi'na atanmasi (Bu karargâhin Selânik'teki subesinde çalistirilmistir. ) 23 Subat1908 Atatürk'ün General Litzmann'dan çevirdigi "Takimin Muharebe Talimi" adli -askerî egitimle ilgili- kitabin Selânik'te yayimlanmasi. 22 Haziran 1908 Atatürk'e, 3. Ordu Karargâhi'ndaki görevinin yanisira Üsküp-Selânik arasindaki demiryolu müfettisligi görevinin de verilmesi. 23 Temmuz 1908 Ikinci Mesrutiyet'in ilâni. 13 Ocak 1909 Atatürk'ün Üçüncü Ordu Selânik Redif Tümeni Kurmay Baskanligi'na getirilisi. 3 Nisan1909 Istanbul'da Ikinci Mesrutiyet'e karsi -avci taburlarinin ayaklanmasiyla- büyük isyan çikmasi (31 Mart Isyani) 15/16 Nisan 1909 Atatürk'ün Hareket Ordusuyla beraber -bu orduriun Kurmay Baskani olarak- Selânik'ten Istanbul'a hareketi. 19 Nisan 1909 Atatürk'ün Hareket Ordusu'yla beraber Istanbul'a gelisi. 16 Mayis 1909 Atatürk'ün 31 Mart olayinin bastirilmasindan sonra tekrar Selânik'e dönüsü. 30 Agustos 1909 Atatürk'ün -kolagasi rütbesiyle- Cumali Karargâhi'ndaki askerî manevra'ya katilisi. 8 Eylül 1909 Cumali Karargâhi'ndaki askerî manevranin sona erisi ve Atatürk'ün Cumali'den ayrilisi. 22 Eylül1909 Selânik'te "Ittihat ve Terakki Büyük Kongresi" nin toplanisi (Atatürk, bu kongrede bir konusma yaparak ordunun siyasetten çekilmesi geregini savunmustur.) 5 Kasim 1909 Atatürk'ün -Selânik Redif Tümeni Kurmay Baskanligindan- tekrar Üçüncü Ordu Karargâhi'na atanmasi. 1909 Atatürk'ün "Cumali Ordugâhi" adli kitabinin Selânik'te yayimlanmasi (Bu küçük kitap, 30 Agustos-8 Eylül 1909 arasinda Cumali Kararaâhi'nda yapilan askerî manevra esasinda tutulan not ve krokilerden olusmustur.) 6 Eylül 1910 Atatürk'ün Ücüncü Ordu Subay Talimgâhi Komutanligi'na atanmasi. Eylül 1910 Atatürk'ün orduyu temsilen, Pikardi manevralarini izlemek amaciyla Fransa'ya gönderilisi. 1 Kasim 1910 Atatürk'ün Ücüncü Ordu Subay Talimgâhi Komutanligi'ndan tekrar Üçüncü Ordu Karargâhi'na atanmasi. 15 Ocak 1911 Atatürk'ün, 5. Kolordu Karargâhi'nda, daha sonra yine Selânik'te bulunan 38. Piyade Alayi'nda görevlendirilmesi. Mart 1911 Atatürk'ün Arnaveitluk'ta çikan isyani bastirmak üzere düzenlenen harekâtta Harbiye Naziri Mahmut Sevket Pasa'nin yaninda görev alisi. 19 Nisan 1911 Atatürk'ün 5. Kolordu'nun Selânik-Kilkis arasinda yaptigi manevralara -kolagasi rütbesiyle- katilmasi (Manevra 20 Nisan 1911 aksami sona ermistir.) 14 Eylül 1911 Atatürk'ün, Selânik'te 38. Piyade Alay, Kumandanligi'ndaki görevinden alinarak Istanbul'da Genelkurmay I. Sube'de bir göreve atanmasi. 29 Eylül 1911 Italyanlarin Trablusgarp'ta Osmanli Devleti'ne harp ilâni 5 Ekim 1911 Italyanlarin Trablusgarp'a saldiriya geçmesi Atatürk'ün, Trablusgarp'a gönüllü gitmek üzere -Gâzeteci Mustafa Serif kimligi ile- bir kisim arkadaslariyla beraber Istanbul'dan ayrilisi (Iskenderiye üzerinden Trablusgarp'a geçmistir.) 27 Kasim 1911 Atatürk'ün binbasiliga terfi edisi 8 Aralik 1911 Atatürk ve arkadaslarinin Bingazi'ye gelisi (Atatürk, burada Tobruk Bölgesi komutani Ethem Pasa'nin Kurmay Baskani olarak göreve baslamistir.) 19 Aralik 1911 Atatürk'ün -Ethem Pasa'nin yerine- Tobruk Bölgesi Komutanligi'na getirilisi 30 Aralik 1911 Atatürk'ün Derne'ye gelisi ve Derne dogusundaki Sark Gönüllüleri Komutanligi' ni üzerine alisi. 1911 Atatürk'ün,"Tâbiye Tatbikat Seyahati" adli kitabinin Selânik'te yayimlanmasi (Bu küçük kitap, 5. Kolordu'nun 19-20 Nisan 1911 günleri yaptigi ve Atatürk'ün de kolagasi rütbesiyle katildigi bir askeri tatbikatin not ve krokilerinden olusmustur.) 12 Mart 1912 Atatürk'ün Deme Komutanligi'na atanmasi 1912 Karadag'in harp ilâni ile Balkan Harbi'nin baslamasi 24 Ekim l912 Atatürk'ün Trablusgarp'tan Istanbul'a hareketi 25 Kasim 1912 Atatürk'ün Gelibolu'da bulunan Bahr-i , Sefîd (Akdeniz) Bogazi Kuvay-i Mürettebesi Komutanligi Harekât Subesi Müdürlügü'ne atanmasi 1 Aralik 1912 Atatürk'ün Istanbul'dan Bolayir'a hareketi 1912 Atatürk'ün, General Litzmann'dan çevirdigi "Bölügün Muharebe Talimi" adli -askerî egitimle ilgili- kitabin Istanbul'da yayimlanmasi 27 Ekim 1913 Atatürk'ün Sofya Atasemiliterligine atanmasi 20 Kasim 1913 Atatürk'ün Sofya'ya gelisi. 11 Ocak 1914 Atatürk'e, Sofya Atasemiliterligine ilâveten Belgrat ve Çetine Atasemiliterliklerini de yürütme görevi verilmesi. 1 Mart 1914 Atatürk'ün yarbayliga terfi edisi. Mayis 1914 Atatürk'ün, Nuri (Conker)'in "Zâbit ve Kumandan" adli,konferanslardan olusan eseri üzerine, -onunla sohbet seklinde "Zâbit ve KumandanlaHasbihal" adli kitabini yazmasi (Bu kitap, bir süre gecikme ile 1918 Aralik ayinda Istanbul'da yayimlanmistir. 1 Agustos 1914 Almanya'nin Rusya'ya harp ilâni ile I. Dünya Savasi'nin baslamasi. 29 Ekim 1914 Osmanli. Devleti'nin, I. Dünya Savasi'na girisi. 20 Ocak 1915 Atatürk'ün, Tekirdag'da teskil edilecek 19. Tümen Komutanligi'na atanmasi. 2 Subat 1915 Atatürk'ün Tekirdag'a gelisi ve 19. Tümeni kurma çalismalarina baslamasi. 25 Subat 1915 Tekirdag'daki 19. Tümen Komutanligi'nin Maydos (Eceabat)'a nakli ve Atatürk'ün 19. Tümen Komutanligi üzerinde olmak üzere Maydos Bölgesi Komutanı olarak görevini sürdürmesi. 18 Mart 1915 Çanakkale Bogazi'ni geçmeye tesebbüs eden Ingiliz donanmasinin, agir zayiat vererek basan kazanamamasi. 23 Mart 1915 Gelibolu'da 5. Ordu'nun kurulmasi karari ve komutanligina Alman Generali Liman von Sanders'in atanmasi (26 Mart 1915 günü Gelibolu'ya gelmistir.) 18 Nisan 1915 Atatürk'ün komutasindaki 19. Tümenin, 5. Ordu'nun genel ihtiyatini olusturmak üzere Bigali'ye gönderilisi. 25 Nisan 1915 Çanakkale'de Ingilizlerin Seddülbahir ve Aribumu bölgesinde çikarma hareketine baslamasi; Bigali'den gelen Atatürk komutasindaki 19. Tümen kuvvetlerinin taarruzu ile geri çekilmeye mecbur edilisi (Düsman çikarmasi 26 ve 27 Nisan günleri de devam etmis; ancak Atatürk komutasindaki askerlerimizin kahramanca savunmasi karsisinda basarisiz kalmistir.) 1 Haziran 1915 Atatürk'ün albayliga terfi edisi. 15 Temmuz 1915 Atatürk'e Harp Madalyasi verilisi. 6 Agustos 1915 Düsmanin Çanakkale'de takviyeli kuvvetlerle yeni bir taarruzu (Bu taarruz, 7 Agustos 1915 günü de devam etmis, ancak Atatürk'ün aldigi önlemler sayesinde gelisme imkâni bulamamistir. ) Düsmanin aksam Anafartalar bölgesine asker çikararak bu bölgeden de ilerleme girisimi. 8 Agustos 1915 Atatürk'ün -General Liman von Sanders' in emri ile- "Anafartalar Grubu Komutanligi" na getirilisi. 9 Agustos 1915 Atatürk komutasindaki kuvvetlerin, Anafartalar bölgesinde Ingilizlere taarruzu; düsmanin tekrar çikarma yaptigi kiyilara itilmesi. 10 Agustos 1915 Atatürk komutasindaki kuvvetlerin, Conk· bayiri'nda Ingilizlere taarruzu ve düsmanin ilerlemesine imkân verilmemesi (Bugünkü muharebeler esnasinda Atatürk'ün kalbini hedef alan bir kursun, gögüs cebindeki. saate çaipip geri döndügünden, kendisi mutlak bir ölümden kurtuldu.) 1 Eylül 1915 Atatürk'e, Anafartalar Grubu Komutanligi'ndaki üstün basanlan sebebiyle "Muharebe Gümüs Liyakat Madalyasi" verilisi. 10 Aralik 1915 Atatürk'ün,"Anafartalar Grubu Komutanligi"ndan istifasi (Bu istifa,5.0rdu Komutani General Limon von Sanders tarafindan kabul edilmemis, kendisi izinli olarak Istanbul'a dönmüstür.) 19/20 Aralik 1915 Ingilizlerin gece Çanakkale'yi tâhliye etmeleri. 17 Ocak 1916 Atatürk'e,"Anafartalar Grubu Komutanligi"ndaki üstün basarilari sebebiyle "Muharebe Altin Liyakat Madalyasi" verilisi. 27 Ocak 1916 Atatürk'ün, karargâhi Edirne'de bulunan 16. Kolordu Komutanligi'na atanmasi (Edirne'deki bu kolordu, Kafkas Cephesinin önem kazanmasi üzerine bir süre sonra ayni adla Diyarbakir'a nakledilmistir.) 11 Mart 1916 Atatürk'ün, Karargâhi Diyarbakir'a nakledilmesi kararlastirilan 16. Kolordu Komutanligina atanmasi (Baskomutan Vekili Enver Pasa, bugün Atatürk'e telgraf çekerek Kolordu Karargâhiyla Resülayn (Ceylanpinar) üzerinden hemen Diyarbakir'a hareket etmesini istemistir.) 12 Mart 1916 Atatürk'ün,-16. Kolordu'nuri Edirne'den Diyarbakir'a kaydirilmasi üzerine- Edirne'den Istanbul'a hareketi. 16 Mart 1916 Atatürk'ün, Diyarbakir'daki görevine gitmek üzere Istanbul'dan ayrilisi. 26 Mart 1916 Atatürk'ün Diyarbakir'a gelerek 16. Kolordunun komutasini üzerine almasi. 1 Nisan 1916 Atatürk'ün mirliva (tuggeneral)'liga terfi edisi. Haziran 1916 16. Kolordu Karargâhi'nin Diyarbakir'dan Silvan'a nakledilmesi. 3 Agustos 1916 Atatürk komutasindaki kuvvetlerin Bitlis ve Mus yönünde taarruza geçisi. 8 Agustos 1916 Atatürk komutasindaki kuvvetlerin sabah Mus'u, aksam Bitlis'i düsman isgalinden kurtarisi. 13 Aralik 1916 Atatürk'ün, -Ahmet Izzet Pasa'nin izinli olarak kisa bir süre Istanbul'a gitmesi üzerine - vekâleten karargâhi Diyarbakir'da bulunan 2. Ordu Komutanligi'na atanmasi. 16 Aralik 1916 Atatürk'ün, Silvan'dan hareketle Sekerat' ta 2. Ordu Karargâhi`na gelerek Komutan Vekilligi görevini üzerine alisi. 3 Ocak 1917 Atatürk'ün, -Ahmet Izzet Pasa'nin izinden dönüsü üzerine- Sekerat'ta 2. Ordu Komutan Vekilligi'nden aynlarak Silvan'a dönüsü. 14 Subat 1917 Atatürk'ün Hicaz Kuvve-i Seferiyesi Komutanligi'na atanmasi. 21 Subat 1917 Atatürk'ün Sam'a gitmek üzere Diyarbakir'dan ayrilisi. 5 Mart l917 Atatürk'ün Sam'a gelisi ve Sina Cephesini teftisi. 5 Mart 19l7 Atatürk'ün Diyarbakir'daki 2. Ordu'ya vekâleten Komutan atanmasi. 11 Mart 1917 Atatürk'ün 2. Ordu Komutan Vekili olarak Sam'dan Diyarbakir'a donüsü 16 Mart 1917 Atatürk'ün 2. Orduya asaleten komutan atanmasi 14 Mayis 1917 Atatürk'ün Mus'un ikici defa düsman isgalinden kurtarisi (Mus, 8 Agustos 1916 da kurtarilmis ise de 25 Agustos 1916 da tekrar Ruslarin eline düsmüstü.) 5 Temmuz 1917 Atatürk'ün, General Falkenhein'in komutasindaki Yildirim Ordulari Grubu Komutanligi'na bagli olarak Halep'te olusturulmasi kararlagtirilan Yedinci Ordu Komutanligi'na atanmasi. Temmuz 1917 Atatürk'ün Diyarbakir'dan Istanbul'a hareketi (7.0rdu Karargâhi'ni olusturmak üzere Baskomutan Vekili Enver Pasa tarafindan Istanbul'a çagrilmistir.) Temmuz 1917 Atatürk'ün Diyarbakir'dan Istanbul'a gelisi 15 Agustos 1917 Atatürk'ün Istanbul'dan Halep'e hareketi (7.0rdu Karargâhi Halep'in Aziziye mevkiinde idi.) 20 Eylül 1917 Atatürk'ün, Halep'ten -genel durum degerlendirmesi ve General Falkenhein ile anlasmazligina dair- Sadrazam ve Dahiliye Naziri Talât Pasa ile Baskomutan Vekili ve Harbiye Naziri Enver Pasa'ya raporu Ekim Basi l917 Atatürk'ün, -Yildirim Ordulari Komutani General Falkenhein'le anlasmazlik sonucu- Yedinci Ordu Komutanligi'ndan istifa edisi 9 Ekim 1917 Atatürk'ün tekrar Diyarbakir'da bulunan 2. Ordu Komutanligi'na atanmasi (Atatürk, bu atamayi kabul etmediginden islem yürürlülük kazanmamis, kendisi 2. Ordu Komutani sifatiyle izinli sayilarak Halep'ten Istanbul'a gelmistir.) Ekim Sonu 1917 Atatürk'ün, Halep'ten Istanbul'a dönüsü (9 ay kadar Istanbul'da kalmistir.) 7 Kasim 1917 Atatürk'ün, Istanbul'da Genel Karargâhta görevlendirilmesi 15 Aralik 1917 Atatürk'ün, Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Almanya'ya gitmek üzere Istanbul'dan ayrilisi 4 Ocak l918 Atatürk'ün Almanya seyahatinden Istanbul'a dönüsü 13 Mayis l9l8 Atatürk'ün, böbrek rahatsizligi sebebiyle tedavi için Istanbul'dan Viyana'ya hareketi (Viyana ve Karlsbat'ta 2,5 ay kadar tedavi görmüstür.) 4 Agustos 19l8 Atatürk'ün Viyana'dan Istanbul'a dönüsü 7 Agustos l918 Atatürk'ün, General Falkenhein'in yerine Yildirim Ordulari Grubu Komutanligi'na getirilmis olan General Liman von Sanders'in emrindeki 7. Ordu'ya tekrar komutan atanmasi 15 Agustos l918 Atatürk'ün, ikinci defa atandigi 7. Ordu Komutanligi görevine baslamak üzere Istanbul'dan Halep'e gelisi (Halep'te bir gün kaldiktan sonra 7. Ordu Karargâhi'nin bulundugu Nablus'a gitmistir. ) 19 Eylül 1918 Ingilizlerin Halep Cephesi'nde büyük kuvvetlerle taarruza baslamasi (Bu Ingiliz taarruzu karsisinda 8. Ordu Cephesi'nin yarilmasi üzerine 4 ve 7. Ordular da çekilme mecburiyetinde kalmislardi. Atatürk komutasindaki 7. Ordu birlikleri düzenini ve savas kudretini bozmadan Riyad'a, oradan da Halep'e çekildi.) 26 Ekim 1918 Atatürk komutasindaki 7. Ordu kuvvetlerinin tekrar taarruza geçen düsman kuvvetlerini Halep'in kuzeyinde durdurmasi ve düsmanin bu hatti geçmesine imkân verilmemesi 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasi 31 Ekim 1918 Atatürk'ün -7.0rdu Komutanligi da üzerinde kalmak üzere- Yildirim Ordulari Grubu Komutanligi'na atanmasi ve Katma'dan Adana'ya gelerek General Liman von Sanders'den komutanlik görevini devralmasi 7 Kasim 1918 Yildirim Ordulari Grubu ve 7.0rdu Komutanliklarinin kaldirilmasi ve Atatürk'ün Ordu Kumandani sifatiyle Harbiye Nezareti emrine verilmesi 10 Kasim 1918 Atatürk'ün Adana'dan trenle Istanbul'a hareketi 13 Kasim 1918 Atatürk'ün, Adana'dan Istanbul'a gelisi Aralik 1918 Atatürk'ün,-1914 yili Mayisinda yazdigi- "Zâbit ve Kumandan Ile Hasbihal" adli kitabinin Istanbul'da yayimlanmasi 30 Nisan 1919 Atatürk'ün 9.0rdu Kitaati Müfettisligi'ne atanmasi 16 Mayis 1919 Atatürk'ün Anadolu'ya geçmek üzere Bandirma Vapuru i1e Istanbul'dan ayrilisi l9 Mayis 19l9 Atatürk'ün sabah Samsun'a çikisi. 22 Mayis l919 Atatürk'ün Samsun'dan Sadarete raporu:".... Millet yekvücut olup hakimiyet esasini, Türklük duygusunu hedef kabul etmistir." 2l Haziran 1919 Atatürk'ün Istanbul'da bulunan bazi taninmis kimselere Amasya'dan mektup göndererek Millî Mücadele'ye davet etmesi:"Artik Istanbul Anadolu'ya hâkim degil, tâbi olmak mecburiyetindedir." "Size teveccüh eden fedakârlik pek büyüktür""Millî gaye elde edilinceye kadar âcizleri Anadolu'dan ve milletin sinesinden ayrilmayacagim ve bu noktada nihayete kadar bir millet ferdi gibi çalisacagimi millete karsi mukaddesatim namina söz verdim ve hiç bir kuvvet bu millî karara mâni olamayacaktir." 22 Haziran 1919 Atatürk'ün Amasya'dan Anadolu'da mülkî ve askerî makamlara genelgesi: "Vatanin tamamiyeti, milletin bagimsizligi tehlikededir. Milletin bagimsizligini yine milletin azim ve karari kurtaracaktir." 3 Temmuz 1919 Atatürk'ün Erzurum'a gelisi, halk ve asker tarafindan sevgi gösterileriyle karsilanisi. 8/9 Temmuz 1919 Atatürk'ün resmî vazifesiyle beraber askerlik mesleginden istifasi. 9 Temmuz 1919 Atatürk'ün resmî vazifesiyle beraber askerlik mesleginden istifasini ordu'ya, vilâyetlere ve millete duyurmasi: "... Bundan sonra mukaddes millî gayemiz için her türlü fedakârliklâ çalismak üzere sine-i millette bir ferd-i mücahit suretiyle bulunmakta oldugumu tamimen arz ve ilân eylerim. 14 Temmuz 1919 Atatürk'ün askerlikten istifasi ve Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin basina geçisinin Erzurum'da yayimlanan Albayrak Gazetesinde halka ilâni: "... Mustafa Kemal Pasa Hazretlerinin istifanamesi bir azim ve iman vesikasidir. Millette, henüz eski kanin sönmemis oldugunu gösterir muazzam delildir. Anafartalar'da, millî serefi, tarihin bugünkü nesilden beklemekte oldugu mukaddes vazifeyi yükselten ve yücelten bu muhterem Kumandani bugünde Millî Mücadele'nin basinda görmek mesut bir görüntüdür." 23 Temmuz 1919 Erzurum Kongresi'nin açilisi ve Atatürk'ün Kongre'ye Baskan seçilmesi (Kongre 7 Agustos 1919'da son bulmustur.) 7 Agustos 1919 Erzurum Kongresi'nin Heyet-i Temsiliye seçimini takiben Atatürk'ün kisa bir konusmasiyla son bulmasi: "Milletimizin kurtulus ümidi ile çirpindigi en heyecanli bir zamanda fedakâr muhterem heyetiniz her türlü eziyetlere katlanarak burada, Erzurum'da toplandi. Hassas ve necip bir ruh ve pek saglam bir iman ile vatan ve milletimizin kurtulusuna ait esasli kararlar aldi. Bilhassa bütün cihana karsi milletimizin mevcudiyetini ve birligini gösterdi. Tarih bu kongremizi süphesiz ender ve büyük bir eser olarak kaydedecektir." Atâtürk'ün Heyet-i Temsiliye Reisligi'ne seçilmesi. 9 Agustos 1919 Atatürk,ün, askerlik mesleginden ihracina, haiz nldugu nisanlarin alinmasina ve fahrî yaverlik rütbesinin kaldirilmasina dair irade-i seniye çikmasi. 2 Eylül l919 Atatürk'ün Sivas'a gelisi, büyük tezahüratla karsilanmasi. 4 Eylül l9l9 Sivas Kongresi'nin açilisi ve Atatürk'ün Kongre'ye Baskan seçilmesi. (Kongre 11 Eylül 1919'da son bulmustur.) 11 Eylül 1919 Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin resmen kurulusu. 7 Ekim 1919 Atatürk'ün -Heyet-i Temsiliye adina millete beyannamesi: "En agir tarihî sartlar altinda bile millî vakarindan ve herkesin hukukuna riayetteki mazisinden gelen hasletlerinden zerre kadar ayrilmamis olan milletimizin bundan sonra da ayni tarz ve harekette sabit kalacagindan ve bu suretle bu mübarek topraklara sahip olmaktaki liyakat-i medeniyesini bütün cihana tasdik ettireceginde süphe yoktur." 20 Ekim 1919 Atatürk'ün, Rauf ve Bekir Sami Beylerle beraber Amasya'da Istanbul Hükûmeti'nin Bahriye Naziri Salih Pasa ile görüsmelere baslamasi (Amasya Mülâkati). 7 Kasim 19l9 Atatürk'ün Istanbul'da toplanmasi kararlastirilan Meclis-i Mebusan'a Erzurum'dan milletvekili seçilmesi. 27 Aralik 1919 Atatürk'ün Ankara'ya gelisi ve büyük törenle karsilanmasi. (Atatürk sehre girdikten sonra Vali odasinda bir müddet istirahat ederek çay içmisler, daha sonra Kolordu'yu ziyaretle buradan kendisine ve arkadaslarina tahsis edilen Ziraat Mektebi'ne gelmislerdir.).Atatürk'ün bütün teskilâta, Ankara'ya geldigini ve Heyet-i Temsiliye Merkezi'nin Ankara oldugunu bildiren telgrafi. 12 Ocak 1920 Istanbul'da son "Osmanli Meclis-i Mebusani" nin açilmasi (Istanbul'un isgali üzerine 18 Mart 1920 günü son toplantisini yaparak çalismalarina ara verme karari almis, 11 Nisan 1920'de Padisah iradesi feshedilmistir. ) 28 Ocak 1920 Osmanli Meclis-i Mebusani'nin gizli toplantisinda Misak-i Millî'nin kabulü. 17 Subat 1920 Osmanli Meclis-i Mebusani'nda Misak-i Millî'nin yabanci parlamentolara ve basina bildirilme karari. 16 Mart 1920 Itilâf Devletleri tarafindan Istanbul'un fiilen isgali.Atatürk'ün Istanbul'un isgali nedeniyle millete beyannamesi: ".... Bugün, Istanbul'u zorla isgal etmek suretiyle Osmanli Devleti'nin yediyüz senelik hayat ve hâkimiyetine son verildi. Yani bugün Türk milleti, medenî kabiliyetinin, hayat ve istiklâl hakkinin ve bütün istikbalinin müdafaasina davet edildi." 19 Mart 1920 Atatürk'ün Ankara'da bir Meclis toplanmasi yolunda acele seçim yapilmasi için vilâyetlere, livalara ve kolordu komutanlarina genelgesi: "Ankara'da fevkalâde yetkiye malik bir Meclis, millet islerini yönetmek ve denetlemek üzere toplanacaktir." 10 Nisan 1920 Seyhülislâm Dürrizade Abdullah'in Anadolu'daki millî kuvvetleri kâfir ilân eden ve katlinin gerekli olacagini (!) bildiren fetvasi. 16 Nisan 1920 Ankara Müftüsü Rifat Efendi'nin, Seyhülislâm Dürrizade Abdullah'in fetvasinin dinen geçerli olamayacagini ilân eden fetvasi. 23 Nisan 1920 Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açilmasi. 24 Nisan 1920 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi Baskanligi'na seçilmesi ve tesekkür konusmasi: ". .. Gerek askerî gerekse siyasî hayatimin bütün dönem ve safhalarini isgal eden mücadelelerimde daima hareket kuralim, millî iradeye dayanarak milletin ve vatanin muhtaç oldugu gayelere yürümek olmustur." 11 Mayis 1920 Atatürk'ün Istanbul'da Divan-i Harp tarafindan idama mahkûm edilmesi. 24 Mayis 1920 Atatürk hakkinda 11 Mayis 1920 tarihli idam kararinin Padisah tarafindan tasdiki. 8 Temmuz 1920 Atatürk'ün Meclis'te konusmasi: "Efendiler; memleketimizin ellide biri degil heyet-i umumiyesi tahrip edilse, heyet-i umumiyesi atesler içinde birakilsa, biz bu topraklarin üstünde bir tepeye çikacagiz ve oradan müdafaa ile mesgul olacagiz!" 10 Agustos 1920 Istanbul Hükûmeti ile Itilâf Devletleri arasinda "Sevr Antlasmasi" nin imzalanmasi. 2/3 Aralik 1920 Ermenilerle "Gümrü Antlasmasi"nin imzalanmasi. 5 Aralik 1920 Atatürk'ün Bilecik'te Ahmet Izzet Pasa baskanligindaki Istanbul Heyeti ile görüsmesi (Bilecik mülâkati) 10 Ocak 1921 Birinci Inönü Zaferi 11 Ocak 1921 Atatürk'ün I. Inönü Zaferi münasebetiyle Bati Cephesi Komutani Ismet (Inönü) Bey'e tebrik telgrafi: "... Bu muvaffakiyetin mukaddes topraklarimizi düsman istilâsindan kâmilen kurtaracak olan kesin zafere bir hayirli baslangiç olmasini Allah'tan diler ve bu tebrikâtin umum Bati Ordusu er ve subaylarina iletilmesini rica ederim." 1 Nisan 1921 Ikinci Inönü Zaferi.Atatürk'ün Bati Cephesi Komutani Ismet Pasa'ya cevap telgrafi: ". Siz orada yalniz düsmani degil, milletin ters talihini de yendiniz. Istilâ altindaki bedbaht topraklarimizla beraber bütün vatan, bugün en uzak köselerine kadar zaferinizi kutluyor.Düsmanin istilâ hirsi, azim ve hamiyetinizin yalçin kayalarina basini çarparak hurdahas oldu!" 10 Mayis l921 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu" Baskani olusu. 16 Temmuz 1921 Atatürk'ün Ankara'da toplanan ve 21 Temmuz 1921'e kadar çalismalarina devam eden Maarif Kongresi'ni açis konusmasi: ". . Çocuklarimiz ve gençlerimiz yetistirilirken onlara bilhassa meycudiyeti ile, hakki ile, birligi ile çelisen bilûmum yabanci unsurlarla mücadele lüzumunu ve milli düsünceleri tam bir imanla her mukabil fikre karsi siddetle ve fedakârâne müdafaa zarureti telkin edilmelidir." 18 Temmuz 1921 Atatürk'ün Ankara'dan, Karacahisar'daki Bati Cephesi Karargâhi'na gelisi.Atatürk'ün Bati Cephesi Karargâhi'nda Ismet Pasa'ya direktifi: "Orduyu; Eskisehir'in kuzey ve güneyinde topladiktan sonra, düsman ordusuyla araya büyük bir mesafe koymak lâzimdir ki, ordunun tanzim, tensik ve takviyesi mümkün olabilsin. Bunun için Sakarya dogusuna kadar çekilmek caizdir." 5 Agustos 1921 Atatürk'e genis yetkiler ve üç ay süre ile Baskomutanlik tevcih eden Kanunun kabulü. : Atatürk'ün Baskomutan olusundan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde konusmasi: "... Efendiler, zavalli milletimizi esir etmek isteyen düsmanlari, Allah'in yardimiyia behemehal maglup edecegimize dair olan emniyet ve itimadim bir dakika olsun sarsilmamistir. Bu dakikada bu kesin inaneimi yüksek heyetinize karsi, bütün millete karsi ve bütün âleme karsi ilân ederim." 23 Agustos 1921 Yunan Ordusu'nun taarruzu ve Sakarya Meydan Muharebesi'nin baslamasi (22 gün 22 gece devam etmistir.) 26 Agustos 1921 Baskomutan Atatürk'ün emri: "Hatt-i müdafaa yoktur, sath-i müdafaa vardir. O satih bütün vatandir. Vatanin her karis topragi, vatandasin kaniyla islanmadikça terk olunamaz. " 13 Eylül 1921 Sakarya Meydan Muharebesi'nin sonuçlanmasi ve düsmanin Sakarya nehrinin dogusunda imha ile zaferin kazanilmasi. 19 Eylül 1921 Baskomutan Atatürk'ün "Sâkarya Muharebesi" hakkinda Büyük Millet Meclisi'nde konusmasi: "Efendiler! Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusunun Sakarya'da kazanmis oldugu meydan muharebesi pek büyük bir meydan muharebesidir.Harb tarihinde misli belki olmayan bir meydan muharebesidir." Baskomutan Atatürk'e Büyük Millet Meclisi tarafindan kanunla Müsir (Maresal) rütbesi ve "Gazi" unvani verilisi. 13 Ekim 1921 Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Kafkas Cumhuriyetleri (Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan) arasinda "Kars Antlasmasi" nin imzalanmasi. 20 Ekim 1921 Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti ile Fransa Hükûmeti. arasinda "Ankara Antlasmasi" nin imzalanmasi. 31 Ekim 1921 "Atatürk'ün Baskomutanlik süresinin 5 Kasim 1921'den itibaren 3 ay daha uzatilmasina dair Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabulü." 14 Ocak 1922 Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanim'in ölümü. 4 Subat 1922 Atatürk'ün Baskomutanlik süresinin 5 Subat 1922 tarihinden itibaren ikinci defa üç ay uzatilmasina dair Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabulü.. 1 Mart 1922 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisini açis konusmasi: ". . Efendiler! Büyük Millet Meclisi Hükûmeti Türkiye ve Türkiye halkinin beka ve istiklâlini temine çalisiyor. Çünkü Türkiye'nin asil sahibi, mesru ve gerçek sahibi olan Türkiye halkinin kat'i arzu ve iradesi bu yoldadir." 6 Mayis 1922 Atatürk'ün Baskomutanlik süresinin 5 Mayis 1922 tarihinden itibaren üçüncü defa üç ay uzatilmasi hakkinda Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabulü. 26 Agustos 1922 Büyük Taarruz'un, Kocatepe'den sabah saat 5.30'da topçularimizin atesiyle baslamasi. 30 Agustos 1922 Yunan ordusunun tamamen sarilmasi ve imha edilmesi suretiyle "Dumlupinar (Baskomutan) Meydan Muharebesi"nin kazanilmasi. 1 Eylül 1922 Baskomutan Atatürk'ün orduya beyannamesi: ".... Bütün arkadaslarimin Anadolu'da daha baska meydan muharebeleri verilecegini gözönüne alarak ilerlemesini ve herkesin fikrî güçlerini ve kahramanlik ve vatanseverlik kaynaklarini yarisircasina göstermeye devam etmesini isterim.Ordular; Ilk Hedefiniz Akdenizdir, Ileri!" 9 Eylül 1922 Baskomutan Atatürk'ün kuvvetlerimizin Izmir'e giris haberi üzerine ordulara mesaji: "Ilk verdigim Akdeniz hedefine varmakta ordularin gösterdigi gayret ve fedâkarligi hürmet ve takdirle anarim." 10 Eylül 1922 Atatürk'ün Büyük Zaferi takiben Izmir'e gelisi. 4 Ekim 1922 Baskomutan Atatürk'ün 26 Agustos Taarruzu, 30 Agustos ve 9 Eylül Zaferleri hakkinda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde uzun beyanati: "... Bu Anadolu Zaferi tarih arasinda bir millet tarafindan tamamen benimsenen bir fikrin ne kadar kaadir ve ne zinde bir kuvvet oldugunun en güzel misali olarak kalacaktir." 11 Ekim 1922 Mudanya Mütarekesi'nin imzalanmasi. 1 Kasim 1922 Hilâfet ve Saltanat'in birbirinden ayrilarak Saltanat'in kaldirilmasi karari. 29 Ocak 1923 Atatürk'ün Izmir'de Lâtife (Usakligil) Hanim'la evlenisi (5 Agustos 1925'de ayrilmistir. ) 1 Mart 1923 Atatürk'ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: " .. Misak-i Millî, vatanin haricî düsman karsisindaki vaziyet ve mevkiini tesbit eden miikaddes bir kural oldugu gibi 1 Kasim 1922 karari da milletimiz için dahilî ve daimî bir düsman olan ferdî saltanata ve onun temsil ettigi mesum bir idare sekline tevcih edilmis mukaddes bir silâhtir." 8 Nisan 1923 Atatürk'ün, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Baskani olarak milletvekili seçimi münasebetiyle millete, 9 umdeyi içine alan beyannamesi. 24 Temmuz 1923 Lozan Antlasmasi'nin imzalanmasi (Atatürk der ki: "Lozan Baris Antlasmasi'nin ihtiva ettigi esaslari, diger baris teklifleriyle daha fazla mukayeseye mahal olmadigi fikrindeyim. Bu antlasma, Türk milleti aleyhine, asirlardan beri hazirlanmis ve Sevr Antlasmasi'yla ikmal edildigi zannedilmis, büyük bir suikastin yikilisini ifade eder bir vesikadir. Osmanli Devrine ait tarihte örnegi bulunmayan bir siyasî zafer eseridir.") Atatürk'ün, Lozan Antlasmasi'nin imzalanmasi üzerine Ismet Pasa'ya tebrik telgrafi: "Memlekete bir dizi faydali hizmetlerden ibaret olan ömrünüzü bu defa da tarihî bir muvaffakiyetle taçlandirdiniz." l3 Agustos 1923 Atatürk'ün tekrar Türkiye Büyük Millet Meclisi Baskanligi'na seçilmesî.Atatürk'ün, Ikinci Devre Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "...Memleketimizi mâmur ve halkimizi mesut ve müreffeh edecegiz. Ümidimiz, azmimiz ve bilhassa milletimizin ve Meclis-i Alinizin gösterecegi vahdet ve tesanüt ilerleme ve uygarlik yolundaki çalismamizda elbette muvaffakiyetin kefili olacaktir. " 11 Eylül 1923 "Halk Firkasi"nin kurulusu ve Atatürk'ün Halk Firkasi Genel Baskanligi'na seçilmesi. 10 Ekim 1923 Ankara'nin baskent olusu. 29 Ekim 1923 Cumhuriyetin ilâni ve Atatürk'ün Cumhurbaskanligi'na seçilmesi. 30 Ekim 1923 Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk kabinesi'nin Ismet Pasa tarafindan kurulmasi. 21 Kasim 1923 Atatürk'e Türkiye Büyük Millet Meclisi karari ile yesil-kirmizi seritli Istiklâl Madalyasi verilmesi. 1 Mart 1924 Cumhurbaskani Atatürk'ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "Islâm dinini, asirlardan beri alisilageldigi veçhile bir siyaset vasitasi mevkiinden uzaklastirmak ve yüceltmek gerekli oldugu gerçegini görüyoruz. Mukaddes ve tanrisal inançlarimizi ve vicdanî degerlerimizi, karanlik ve kararsiz olan ve, her türlü menfaat ve ihtiraslara görünüs sahnesi olan siyasiyattan ve siyasetin bütün kisimlarindan bir an evvel ve katî sekilde kurtarmak milietin dünyevî ve uhrevî saadetinin emrettigi bir zarurettir. Ancak bu suretle Islâm dininin yüksekligi belirir." 3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat (Ögretimin Birlestirilmesi) Kanunu'nun kabulü. Hilâfetin kaldirilmasi. 30 Agustos 1924 Atatürk'ün Dumlupinar'da "Meçhul Asker Abidesi"nin temelini atmasi ve törende konusmasi:" ... Hiç süphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti'nin, genç Türk Cumhuriyeti'nin temeli burada saglamlastirildi.Ebedî hayati burada taçlandirildi. . . Bu âbide Türk vatanina göz dikeceklere, Türkün 30 Agustos günündeki atesini, süngüsünü, hücumunu, kudret ve iradesindeki siddeti hatirlatacaktir." 1 Kasim 1924 Cumhurbaskani Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "Hiç süphe etmemelidir ki, Anadolu ortasinda sür'atle meydana getirilecek yeni ve mamur bir Ankara, asirlarca ihmal edilen Türk vatani için baslibasina bir medeniyet merkezi, Türk Devleti için pek mühim bir dayanak olacaktir." 17 Kasim 1924 Terakkiperver Ciimhuriyet Firkasi'nin kurulusu (2 Haziran 1925'de Bakanlar Kurulu karari ile feshedilmistir.) 17 Subat 1925 Âsar'in kaldirilmasina dair Kanun'un kabulü. 5 Agustos 1925 Atatürk'ün, Lâtife (Usakligil) Hanim'dan ayrilisi. 23 Agustos 1925 Atatürk'ün Kastamonu'ya gelisi. 27 Agustos 1925 Atatürk'ün Inebolu'da elinde panama sapkasi ile "ünlü sapka nutku" nu söylemesi:". . Bunu açik söylemek isterim. Bu serpusun ismine sapka denir. Iste sapkamiz" 1 Kasim 1925 Cumhurbaskani Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: " Cumhuriyet devrinin kendi zihniyet ve ahlakiyle donanmis basinini yine ancak Cumhuriyetin kendisi yetistirir." 5 Kasim 1925 Ankara Hukuk Fakültesi'nin açilisi ve Atatürk'ün konusmasi: "Cumhuriyetin güç ve dayanagi olacak bu büyük müessesenin açilisinda hissettigim saadeti hiçbir tesebbüste duymadim ve bunu izhar ve ifade etmekle memnunum." 25 Kasim 1925 Sapkâ giyilmesi hakkinda Kanun'un kabulü. 30 Kasim 1925 Tekke ve za'viyeler ile türbelerin kapatilmasina ve türbedarliklar ile bir takim ünvanlarin kaldirilmasina dair Kanun'un kabulü. 26 Aralik 1925 Milletlerarasi saat ve takvim hakkindaki Kanunlarin kabulü. 17 Subat 1926 Türk Medenî Kanun'un kabulü. 22 Nisan 1926 Borçlar Kanunu'nun kabulü. 29 Mayis 1926 Türk Ticaret Kanunu'nun kabulü. 14 Haziran 1926 Atatürk'e Izmir'de hazirlanan suikast girisiminin meydana çikarilmasi. 18 Haziran 1926 Atatürk'ün Izmir suikast girisimi hakkinda Anadolu Ajansina demeci: ". . Alçak tesebbüs benim sahsimdan ziyade mukaddes Cumhuriyetimize ve onun istinat ettigi yüksek prensiplerimize müteveccih bulunduguna süphe yoktur.. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktir, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidar kalacaktir." 1 Kasim 1926 Atatürk'ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: ".... Bu büyük millet, arzu ve istidadinin yöneldigi istikametleri görmeye çalisan ve görebilen evlâdini daima takdir ve himaye etmistir." 30 Haziran 1927 Atatürk'ün askerlikten emekliye ayrilisi. 1 Temmuz 1927 Atatürk'ün, Kurtulus'tan sonra Istanbul'a ilk gelisi ve coskun sekilde karsilanisi. 15 Ekim 1927 Cumhuriyet Halk Partisi "II. Büyük Kongresi" nin Ankara'da toplanmasi ve Atatürk'ün 36 saat 33 dakika süren Büyük Nutku'nu okumaya baslamasi: 20 Ekim 1927 Atatürk'ün Parti Kongresi'nde okudugu Büyük Nutku'nu bitirisi: ". . Bugün ulastigimiz netice, asirlardan beri çekilen millî felâketlerin dogurdugu uyanikligin ve bu aziz vatanin her kösesini sulayan kanlarin karsiligidir. Bu neticeyi. Türk gençligine emanet ediyorum. Ey Türk gençligi! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. . . Muhtaç oldugun kudret damarlarindaki asîl kanda mevcuttur!" 1 Kasim 1927 Atatürk'ün ikinci defa Cumhurbaskanligina seçilmesi. Cumhurbaskani Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde açis konusmasi: "...Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin asirlar süren arayislarinin özü ve onun bizzat kendisini idare etmek suurunun canli timsalidir. Türk milleti, mukadderatini Büyük Millet Meclisi'nin kifayetli ve vatanperver eline biraktigi günden itibaren karanliklari siyirip kaldirmis ve ümitleri bogan felâketlerden milletin gözlerini kamastiran günesler ve zaferler çikarmistir." 10 Nisan 1928 Lâiklige giden önemli Anayasa degisikliklerinin yapilmasi (Bu degisikliklerle, Anayasanin ikinci maddesindeki "Türkiye Devleti'nin dini, din-i Islâmdir" fikrasi ile 26. maddede mevcut "ahkâm-i seriye'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafindan yürütülecegini" belirten cümle kaldirilmis, ayrica milletvekillerinin ve Cumhurbaskaninin yaptiklari yeminler de degistirilerek namus üzerine ant içilmesi sekli kabul edilmistir.) 20 Mayis 1928 Milletlerarasi rakamlarin kabulüne dair Kanun. 10 Agustos 1928 Atatürk'ün, Istanbul Sarayburnu Parkinda yeni harfler hakkinda konusmasi: "..Bizim ahenktar, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Asirlardan beri kafalarimizi demir çerçeve içinde bulundurarak, anlasilmayan ve anlayamadigimiz isaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak mecburiyetindesiniz." 1 Kasim 1928 Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkinda Kanun'un kabulü. 1 Kasim 1928 Cumhurbaskani Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "Büyük Millet Meclisi'nin karariyla Türk harflerinin katiyet ve kanuniyet kazanmasi, bu memleketin yükselme mücadelesinde basli basina bir geçit olacaktir." 8 Kasim 1928 Atatürk'ün Millet Mektepleri'nin Genel Baskanligi'ni ve Basögretmenligi'ni kabul etmeleri. 1 Ocak 1929 Yeni harfleri ve bu harflerle yaziyi halka ögretmek üzere "Millet Mektepleri" nin açilmasi. 1 Kasim 1929 Cumhurbaskani Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: ". . Meclisimizin en büyük eseri olan Türk harfleri, memleketin umumî hayatina tamamen tatbik olunmustur. IIk müskülat, milletin. ülkü kuvveti ve uygarliga olan sevgisi sayesinde kolaylikla yenilmistir." 3 Nisan 1930 Türk kadinlarina seçme ve seçilme hakki taniyan yeni Belediye Kanunu'nun kabulü. 11 Agustos 1930 Atatürk'ün yeni bir parti kurulmasi istegi hakkinda Fethi (Okyar) Bey'in mektubuna cevabi: "Görüyorum ki lâik cumhuriyet esasinda beraberiz. Zaten benim siyasî hayatta bir tarafli olarak daima aradigim ve arayacagim temel budur. Binaenaleyh Büyük Meclis'te ayni temele istinat eden yeni bir partinin fâaliyete geçerek millet islerini serbest tartismasini, Cumhuriyetin esaslarindan sayarim." 12 Agustos 1920 Fethi (Okyar) baskanliginda "Serbest Cumhuriyet Firkasi" nin kurulusu (Parti, 17 Kasim 1930'da kendisini feshetmistir.) 1 Kasim 1930 Cumhurbaskani Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: ".... Geçen senenin önemli olaylarindan biri de Sivas'a demiryolunun ulasmasidir. Bu kadar müskülât içinde vatani bir misli daha genisletmeye ve kuvvetlendirmeye medar olan bu eserin gelecek Türk milleti tarafindan sükranla yâdolunacagina eminim. " 28 Aralik 1930 Kubilây'in sehit düsmesi nedeniyle Atatürk'ün, orduya bassagligi mektubu: ".... Büyük ordunun kahraman genç subayi ve Cumhuriyetin mefkûreci ögretmen heyetinin kiymetli uzvu Kubilây'in temiz kani ile Cumhuriyet hayatiyetini tazelemis ve kuvvetlendirmis olacaktir." 12 Nisan 1931 Atatürk'ün direktifiyle "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" nin kurulusu (Daha sonra "Türk Tarih Kurumu" adini almistir.) 4 Mayis 1931 Atatürk'ün üçüncü defa Cumhurbaskanligina seçilmesi. 10 Mayis 1931 Cumhuriyet Halk Partisi Üçüncü Büyük Kongresi'nin toplanisi ve Atatürk'ün konusmasi: "... Millet için ve milletçe yapilan islerin hâtirasi her türlü hâtiralarin üstünde tutulmazsa millî tarih kavraminin kiymetini takdir etmek mümkün olamaz." 1 Kasim 193l Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "...Türkiye'nin güvenligini gaye tutan, hiçbir milletin aleyhinde olmayan bir baris istikameti, bizim daima kuralimiz olacaktir." 19 Subat l932 Halkevlerinin açilmasi. 12 Temmuz 1932 Atatürk'ün direktifiyle "Türk Dili Tetkik Cemiyeti"nin kurulusu (Daha sonra "Türk Dil Kurumu" adini almistir.) 1 Kasim 1932 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "... Millî kültürün her çigirda açilarak yükselmesini Türkiye Cumhuriyeti'nin temel dilegi olarak temin edecegiz." 31 Mayis 1933 Istanbul Darülfünunu'nun kapatilmasina Millî Egitim Bakanligi'nca yeni bir üniversite kurulmasina dair Kanun'un kabulü (Bu kanunla Istanbul darülfünunu kapatilmis,18 Kasim 1933 günü Istanbul Üniversitesi ögretime açilmistir.) 29 Ekim 1933 Atatürk'ün, Cumhuriyetin 10. Yildönümü nedeniyle Türk milletine ünlü söylevi: ". . Az zamanda çok ve büyük isler yaptik. Bu islerin en büyügü, temeli Türk kahramanligi ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti'dir. ... Asla süphem yoktur ki Türklügün unutulmus büyük medenî vasfi ve büyük medenî kabiliyeti bundan sonraki inkisafiyle âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir günes gibi dogacaktir... Ne mutlu Türküm diyene!" 1 Kasim 1933 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: ".... Geçen on sene, gelecek devirler için bir baslangiçtan baska bir sey degildir. Bununla beraber, eski devirlerin tarihi karsisinda, Cumhuriyetin bu on senesi, esi görülmeyen bir dirilis ve göz kamastirici bir ileri atilis âbidesidir." 20 Kasim 1933 Atatürk'ün Istanbul Üniversitesi'nin ögretime açilmasi münasebetiyle kendisine çekilen saygi ve baglilik telgrafina cevabi: "Istanbul Üniversitesi'nin açilmasindan çok sevinç duydum. Bu yüksek ilim ocaginda kiymetli profesörlerin elinde Türk çocugunun müstesna zekâ ve essiz kabiliyetinin çok büyük inkisaflara mazhar olacagindan eminim. " 9 Subat 1934 Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasinda "Balkan Antanti" nin imzalanmasi. 21 Haziran 1934 Soyadi Kanunu'nun kabulü. 1 Kasim l934 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: ". . Güzel sanatlarin hepsinde, ulus gençliginin ne türlü ilerletilmesini istediginizi bilirim. Bu yapilmaktadir. Ancak, bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir. Bir ulusun yeni degisikliginde ölçü, musikide degisikligi alabilmesi, kavrayabilmesidir." 24 Kasim 1934 Kendisine "Atatürk" soyadi verildigine dair Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabulü. 26 Kasim 1934 Efendi, Bey, Pasa, Hazretleri v.b. lâkap ve unvanlarin kaldirildigina dair Kanun'un kabulü. 3 Aralik 1934 Bazi kisvelerin giyilemeyecegine dair Kanun'un kabulü (Bu kanunla din adamlarinin hangi din ve mezhebe mensup olurlarsa olsunlar mabet ve âyinler haricinde ruhanî kisve tasimalari yasaklanmistir.) 5 Aralik 1934 Türk kadinlarina milletvekili seçme ve seçilme hakki taniyan Anayasâ degisikligi. 1 Mart 1935 Atatürk'ün dördüncü defa Cumhurbaskani seçilmesi. 9 Mayis 1935 Cumhuriyet Halk Partisi IV. Büyük Kurultayi'nin Ankara'da Atatürk'ün konusmasiyla açilisi: "Uçurum kenarinda yikik bir ülke.. türlü düsmanlarla kanli bogusmalar.. yillarca süren savas... ondan sonra, içerde ve disarda saygi ile taninan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunlari basarmak için arasiz, devrimler... Iste Türk genel devrimi'nin bir kisa ifadesi" (Kurultay 16 Mayis 1935 de kapanmistir.) 1 Kasim 1935 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: " .. Olaylar Türk milletine iki önemli kurali yeniden hatirlatiyor: Yurdumuzu ve haklarimizi müdafaa edecek kuvvette olmak.. Barisi koruyacak uluslararasi çalisma birligine önem vermek.." 9 Ocak 1936 Ankara'da "Dil ve Tarih-Cografya Fakültesi" nin açilisi. 20 Temmuz 1936 Bogazlarin Türk Hükûmeti'nin hâkimiyetine geçisini saglayan "Montreux Antlasmasi" nin imzalanmasi. 1 Kasim 1936 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "...Cumhuriyet, yeni ve saglam esaslariyla Türk milletini emin ve metîn bir gelecek yoluna koydugu kadar, asil fikirlerde ve ruhlarda yarattigi güvenlik itibariyle büsbütün yeni bir hayatin müjdecisi olmustur." 27 Ocak 1937 Cenevre'de Milletler Cemiyeti toplantisinda Hatay'in bagimsizliginin kabul edilmesi (Bu durum, 29 Mayis 1937'de Cenevre'de toplanan Milletler Cemiyeti Konseyi'nde de Hatay Anayasasiyla beraber onaylanmis, bagimsizlik rejimi 29 Kasim 1937 günü yürürlüge girmistir. 2 Eylül 1938'de Hatay Millet Meclisi açilarak Devlet Baskanligi'na Tayfur Sökmen seçilmistir. Devletin adi "Hatay Devleti" olarak kabul edilmis, 23 Haziran 1939'da Türkiye ile Fransa arasinda yapilan antlasma ile de Türkiye'ye birakilmis, 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayili Kanun'la yeni Hatay ili kurulmustur. ) 11 Haziran 1937 Atatürk'ün bütün çiftliklerini ve mallarini millete bagislamasi. 9 Temmuz 1937 Türkiye, Iran, Irak ve Afganistan arasinda Sadabat Pakti'nin imzalanmasi. 1 Kasim 1937 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasi: "...Milletimizin lâyik oldugu yüksek uygarlik ve refah seviyesine varmasini alikoyabilecek hiçbir engel düsünmege yer birakilmadigini ve birakilmayacagini huzurunuzda söylemekle bahtiyarim." 30 Mart 1938 Fransa'dan davet edilen Prof.Dr. Fissenger'in Atatürk'ü muayenesini takiben Cumhurbaskanligi Genel Sekreterligi'nin Atatürk'ün hastaligi hakkinda ilk resmî teblig yayimlamasi (Bu teblig'de Fissenger'in muayenesi sonucu Atatürk'ün sihhatinde endise verici bir durum olmadiginin tesbit edildigi ve kendisine 1,5 ay kadar istirahat tavsiyesinin kâfi görüldügü belirtilmistir. ) 20 Mayis 1938 Atatürk'ün Ankara'dan Mersin'e gelisi; askerî birliklerin geçit resmini izlemesi. 24 Mayis 1938 Atatürk'ün Mersin'den Adana'ya gelisi,Atatürk Parki önünde askerî birliklerin geçit resmini izlemesi. 26 Mayis 1938 Atatürk'ün son olarak Ankara'dan Istanbul'a gidisi (Ölüm tarihine kadar Istanbul'da kalmistir.) 5 Eylül 1938 Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayi'nda elyazisiyla vasiyetini yazmasi (Vasiyetname 6 Ekim 1938 günü Dolmabahçe Sarayi'na çagirilan Istanbul Altinci Noterine Atatürk tarafindan teslim edilmistir. Vasiyetnamenin açilisi: 28 Kasim 1938) 29 Ekim 1938 Atatürk'ün, Cumhuriyetin 15. Yildönümü nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Ordusuna mesaji:". . Türk vataninin ve Türklük camiasinin san ve serefini, dahilî ve haricî her türlü tehlikelere karsi korumaktan ibaret olan vazifeni, her an yapmaya hazir ve âmade olduguna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadimiz vardir." 1 Kasim 1938 Atatürk'ün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açis konusmasinin hastaligi sebebiyle Basbakan Celâl Bayar tarafindan okunmasi: "...Memleketimizi her gün daha çok kuvvetlendirmek, her alanda her türlü ihtimallere karsi koruyabilecek bir halde bulundurmak ve dünya olaylarinin bütün safhalarini büyük bir uyaniklilikla izlemek, barissever siyasetimizin dayanacagi esaslarin baslangicidir." 10 Kasim 1938 Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayi'nda saat dokuzu bes geçe ölümü (Atatürk'ün Türk bayragina sarili tabutu 16 Kasim 1938 günü Dolmabahçe Sarayi'nin büyük tören salonunda bir katafalk üzerine konularak milletin ziyaretine birakilmis, 19 Kasim 1938 günü Dolmabahçe'den top arabasina konularak törenle Sarayburnu rihtimina, buradan Zafer torpidosu araciligiyla Yavuz gemisine nakledilmistir. Bu gemi ile Izmir'e getirilmis, yine Zafer torpidosuna nakledilerek karaya çikarilmistir. Cenaze, saat 20.30'da özel trenle Ankara'ya gönderilmis, 20 Kasim 1938 günü saat 10.00'da basta Cumhurbaskani olmak üzere Büyük Millet Meclisi Baskani, Basbakan, Bakanlar, Genelkurmay Baskani, milletvekilleri, devlet ve ordu ileri gelenleri tarafindan Istasyonda törenle karsilanmistir. Atatürk'ün tabutu trenden alinarak top arabasin konulmus, büyük törenle Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirilerek Meclis önünde hazirlanan katafalk'a yerlestirilmistir. 21 Kasim 1938 günü geçici kabir olarak ayrilan Etnografya Müzesi'ne getirilmis ve hazirlanan mermer lâhdin üzerine yerlestirilmistir. Tabut 10 Kasim 1953'de büyük bir törenle AnitKabir'e nakledilmis ve Atatürk'ün fani vücudu vatan topraklarina verilmistir.) KAYNAK KARA HARB OKULU INTERNET SAYFASI |